God's Power is demonstrated through His Creation... (see Romans 1:21)

God's Power is demonstrated through His Creation... (see Romans 1:21)

Muavin, otobüse binmeden önce ön kapının önünde durdu. Etrafına bakınarak ulu orta “Eşme yolcusu kalmasın!” diye birkaç kez seslendi. Göbekli şoför, kontağı çevirip otobüsü çalıştırdı. Bilmem kaç model Mercedes otobüs, yavaş yavaş köhne otogardan çıkıp şehrin yegâne caddesinde dura kalka ilerlemeye başladı. Yolcu sayısı yarıdan az fazlaydı. Ben, on üç numaralı koltukta tek başıma oturuyor; uzun zamandır yıkanmadığı belli olan otobüsün tozlu camından dışarıyı seyretmeye çalışıyorum.

Sabah serinliğinde insanlar karıncalar gibi telaşlı. Kimileri kepenk kaldırıp dükkân açıyor. Kimileri acele acele veya elleri cebinde avare adımlarla işe gidiyor. Köşe başlarında durup gelip geçeni aval aval seyredenler de var. Kahvehane önlerine gelişigüzel atılan sandalyelerde oturup çaylarını yudumlayarak sigarasını tüttürenler, alametifarikamız.  

Cadde boyunca sık sık sağa yanaşıp sokak başlarından veya dükkân önlerinden yolcu alan otobüs; cadde sona erdiğinde, iki yanında birer ikişer katlı, gecekondu görünümlü, omuz omuza evler bulunan genişçe bir sokağa saptı.

Geceleyin üşüyüp de birbirine sokulmuş gibi duran bu evlerin arasından geçip giderken bir yerlerdeki köşe başında bir kadın el kaldırdı. Kadının yanında ihtiyar bir adam. Otobüs durdu. Muavin indi. Kadının el kol hareketi eşliğinde bir şeyler söylediği muavin, ihtiyara yardım ederek ön kapıdan otobüse bindirdi.

Memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle ihtiyar adamı muavine teslim eden orta yaşlardaki kadın, ne bekledi ne bir el salladı. Arkasına bile dönüp bakmadan hızla çekip gitti. Kızı mıydı, gelini miydi ya da bir başka akrabası mıydı bilmiyorum. Hanımı veya kardeşi olması imkânsız.

İnce uzun boylu, kara kuru bir adam. Hafif kamburu çıkık. Avurtları çökük. Tıraşı üç beş günlük. Yaşı yetmişi çoktan aşmış olabilir. Yıpranmış köşeli kasketini kulaklarına kadar indirmiş. Ceketi buruşuk, pantolonu ütüsüz. Ceketinin bütün düğmeleri ve gömleğinin en üst düğmesi bağlı. Elinde siyah bir torba. İçerisinde birkaç parça giysi olmalı.

Ayaklarını sürüyerek yavaş ve kısa adımlarla, arada yalpalayarak koridorda ilerledi. Sanki bastığı yeri incitmemeye özen gösteriyordu. Onu takip eden muavinin gösterdiği koltuğa süt dökmüş kedi gibi oturdu. Hayattan bıkıp usanmış bir hâli vardı. Elindeki torbayı koltuğun altına, bacaklarının arasına yerleştirip arkasına yaslandı. Yanına oturduğu gözlüklü, takım elbiseli ve boyunu kravatlı adam başını kaldırıp bakmadı bile. Elindeki telefonuyla meşgul.

Otobüs hareket ettikten bir süre sonra benim tarafıma başını çevirdi. Fersiz gözlerini kırpıştırdı. Sanki bir yerlerden hatırlayıp tanıyacakmış gibi baktı. Bunu birkaç kez yapınca beni tanıdığı birisine benzetti diye düşündüm. Kuşluk vakti, ilk defa bindiğim bu otobüste beni kim tanıyabilir ki?

Köylerin, mahallelerin, tarlaların, yol başlarının arasından tıngır mıngır ilerleyen otobüs; dönemeçlerden dönüyor, yamaçlardan iniyor, yokuşlardan çıkıyor. İnenlerin ve binenlerin ardı arkası kesilmiyor. Bazıları şoförle, muavinle yarenlik edip laflıyor. Birbirini tanıyanlar var.

Koltukta uslu uslu duran adam, epey zaman sonra ceketinin ceplerini karıştırmaya başladı. Belli ki bir şeyler arıyordu. Aradığını bulduktan sonra tutunacak bir yer, bir dal arıyormuş gibi yüzüme baktı. Cebinden çıkardığı alelade yırtılmış küçük kâğıt parçasını bana gösterip suç işlemiş bir çocuğun mahcup edasıyla “Telefonun var mı?” diye sordu. “Var.” dedim.  Damarları bile belli olmayan, kuru, sanki kemikten ibaret elinde tuttuğu kâğıdı bana uzattı. Zayıf bir sesle “Kaatta yazan telefonu bana arayıvırcaan mı?” dedi.

Uzattığı kâğıdı alıp baktım. Bu, karton ilaç kutusunun üst kapağı. Rastgele koparılıp üzerine olabildiğince acemi bir yazıyla “İbo” ve bir de kargacık burgacık telefon numarası yazılmış. “İbo’ya ne diyeceğim?” diye sordum. “Bacanağın Sülo, Eşme otobüsüyle köye geliyo. Yol ayrımında bekleycemişsin deyiver.” dedi. “Otobüs ne zaman yol ayrımında olur?” dediğimde “Yarım saate varır.” karşılığını verdi.

Kâğıdı sağ elimden sol elime geçirdim. Cebimden telefonumu çıkardım. Yanlış numara çevirmemek için sol elimde tuttuğum kâğıda dikkatlice bakarak yazılı telefon numarasını çevirdim. Telefon epeyce çaldıktan sonra açıldı. “Alo” dedim. Karşıdan “Alo” bekledim, gelmedi. Selam verdim, “İyi günler.” dedim. Ses seda yok. Bu sefer konuya girdim. “İbrahim Bey; ben, Eşme otobüsünden arıyorum. Bacanağın Sülo sana geliyor. Köye ayrılan yolda bekleyip karşılayacakmışsınız. Otobüs yarım saate varırmış.” dedim. Aradığım adam, her nasılsa sadece kısa bir “Haa!” deyip telefonu kapattı. Ağzından çıkan Haa’nın aaları, a’dan ziyade o’ya benziyordu.

Adamın beni anlayıp anlamadığını anlayamadım. Anlayabilmek için iki defa daha aralıklarla aradım. Bir daha telefonu açan olmadı. Boş ver dercesine elini sallayan adama telefon numarası yazılı kâğıdı geri verdim. Kuru dudaklarında, sisli bir tebessüm belirdi. Aldığı kâğıdı bir süre elinde tutup cebine koydu, başını öne eğdi.

Bahsettiği köyün yol ayrımına vardığımızda otobüs durdu. Muavin yardım etti. İhtiyar, otobüse nasıl bindiyse aynı adımlar ve aynı yüz ifadesiyle otobüsten indi. Yorgun, bitkin, bıkkın ve bezgindi. Kavruk ve kıvrak muavin, onu yavaş yavaş yolun karşısına geçirdi. Hızlıca geri dönüp ön kapıdan otobüse atladı. Şoför gaza bastı, otobüs yavaş yavaş hareket edip uzaklaştı.

İhtiyar adam; yıllardır asfalttan köye, köyden asfalta doğru durup dinlenmeksizin akıp duran o yorgun toprak yolun başında cılız bir heykel gibi dikilip kaldı. Elinde siyah renkli büyük bir torba. Gönlünde ve zihninde bilmediğim, ama hissettiğim ağır bir yük.

Sol dirseğimi koltuğun kolçağına, sol yanağımı sol elimin avuç içine yasladım. Tozlu camın arkasından dışarıyı seyrediyorum. Güya geride kalan dağlara, taşlara, ağaçlara, bağlara, bahçelere, evlere, köylere bakıyorum. Gönül dağıma nedenler, niçinler, niyeler, ne diyeler yağmaya başladı. Üstelik birden.

İhtiyar adamı otobüse bindiren kadının yüzü niye asık, kaşları niye çatıktı? Elindeki kâğıtta yazılı numarayı aramayı yanı başında telefonuyla meşgul olan adamdan değil de daha uzağındaki benden niye istedi? Ona söylemeye cesaret edemediyse niçin cesaret edemedi, ne diye çekindi?

Bacanağı İbo nasıl bir adamdı ki bir kez söylediği Haa’dan başka tek söz söylemedi. Tekrar aradığımda niçin telefonu açmadı? Yol ayrımında bacanağı ya da bir başkası onu niçin beklemedi?

Yoksa bu ihtiyar adam, şehirde de köyde de istenmiyor muydu?

Ha! Bir de ihtiyarlık…

Şu ihtiyarlık, bu kadar zor mudur yahu?

Vakit, koca kuşluk oldu. İlk güz güneşi zevale ermek üzere. Hava ısınıyor. Yavaş yavaş.

About The Author

5 thoughts on “Haa!

  1. “Yol ayırımında inen ihtiyar inş sağsalim bacanağı tarafından karşılanmıştır. ”
    Akıcı bir anlatım insanı yazıya bağlıyor. Emeğine, yüreğine sağlık Abi. Selamlar saygılar…

  2. “Haa” evet. Otogarı yorgun, cadde ve sokakları bitkin, otobüs bıkkın, yolcusu bezgin. Karşılanmayan “yorgun, bitkin, bıkkın ve bezgin” davetsiz ve meçhûl bir misafir. Desene işte size memleketimden insan manzaraları.
    “Gönül dağıma nedenler, niçinler, niyeler, ne diyeler yağmaya başladı.” Nasıl başlamasın ki? Tolstoy’un ifadesi ile demek ki insansınız. Sadece canlı değilsiniz. “Kendi acınızı hissediyorsanız canlısınız. Yok, başkalarının acılarını hissediyorsanız insansınız.”
    Allah’ım insan olmayı nasip eylesin bizlere.
    “otobüse bindiren kadının yüzü niye asık, kaşları niye çatıktı?”
    Hakikaten niye acaba? Şimdilerde çok daha fazla değil mi?
    “Elindeki kâğıtta yazılı numarayı aramayı yanı başında telefonuyla meşgul olan adamdan değil de daha uzağındaki benden niye istedi? Ona söylemeye cesaret edemediyse niçin cesaret edemedi, ne diye çekindi?”
    Çünkü onlar sadece canlıydı.
    “Şu ihtiyarlık, bu kadar zor mudur yahu?”
    Evet, o ihtiyarlık zor. 70’ine merdiven dayamış biri olarak ben de farkına vardım. Henüz başlarındayım ve zorların zoru döneminde değilim. Bu ihtiyarlığın bir de zemherisi var. Olabilir, herkesin başına gelecek. İster doğa yasası deyin, ister sünnetullah deyin.

    Mustafa Hocam bu unutulup gidecek hikâyeleri bizlere takdim ettiğiniz, yarınlara bıraktığınız için ne kadar teşekkür etsek az. Elinize kolunuza sağlık. Allah’ım sizlere sağlık ve sıhhat, kaleminize dâimiyet versin.

  3. Sayın hocam , okurken derin duygulara dalmamak , duygusallaşmamak elde değil.
    O toprakları düşünce …
    Kaleminize ve yüreğinize sağlık…

  4. Mustafa hocam teşekkür ederim. Anadolu manzaralarını güzel bir üslupla yazıya dökmüşsünüz..

  5. Anadolu’nun bazı kasabalarında zaman sanki bir noktada durmuş gibi. Eşme’yi görmedim ama yaptığınız betimleme bana böyle hissettirdi. Yaşlı amcanın akıbeti de içime dert oldu. Yaşlılık, yalnızlık… Kaleminize emeğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir