Kalp Unutmaz
Mardin şehir merkezinde sabahın erken saatleri, şehir normal görünüyor. Ancak insanlar birbiriyle konuşmuyor ve birbirlerini görmemektedir. Gözler donuklaşmış, hareketler mekanikleşmiştir. Efsun halkın bu durumunu görünce
“Halil… bir tuhaflık var. Kimse birbirine bakmıyor. Çocuklar bile oyun oynamıyor. Herkes sanki… bir emir bekliyor gibi.”
“Bu… bu bir zihin körelmesi. Ayinden sonra yayılan ilk frekans parıltısı. Kendilerini canlı canlı kapatıyorlar dış dünyaya.”
Derviş burada söze karıştı
“Musallatlar insanların konuşma yetisini öldürüyorlar. Bakışlarındaki canlılığı siliyorlar. Herkes hâlâ kendisi gibi ama aslında hiçbiri değil…”
Halil ve ekibi, küçük bir kahvehanede birkaç yaşlı adamın aralarında fısıltıyla konuştuğunu fark eder. Biri diğerine “Yavrum… bizden çok şey götürdüler ama Allah’tan dostumu götüremediler. Kalp hala atıyor… bak evde bir şey var.”
Efsun bu konuşmayı duyunca Halil’e dönüp
“Demek ki kalp şu an hala atmaya devam ediyor. Demek ki bu insanlar tamamen kaybedilmedi.”
“O hâlde kalbe ulaşmalıyız. Toplu bilinç, kalpten oluşmaktadır. Kalpler uyanmadan zihinler özgürleşemez.”
Şehrin yüksek bir binasında, Musallat Cemiyeti’nin kurduğu bir frekans istasyonu vardır. Gökyüzüne sinyal gönderen dev bir anten sistemi…
Musallat Görevlisi (kulede konuşuyor):
“İkinci frekans seviyesi yükleniyor. Hedef: duygusal merkezler. İnsanların birbirlerine olan sevgileri bile artık bize hizmet edecek.”
Halil, Efsun ve Derviş; Sessiz zikri (zikri kalbi) kullanılarak karşı frekans oluşturdular. Dergâh’tan doğan bu frekans, kalbi titreştiren ezgilerle yayılır.
Derviş ellerini semaya açarak dua eder:
“Ey gönlün derinliği… Ey sözün kaynağı… Sadece kulakla değil, kalple duyanlara seslen…”
Dervişin bu zikri hayvan frekansları ile karşılaşır. Uyanan hayvan frekansları
“Ey insan! Kalbini hatırla. Unutma senin özün nefretten değil, nefes’tendir.”
Bir çocuk gözünü açar. Annesine bakar, sonra sarılır. Günler sonra ilk defa ağlar. Ardından bir sokak esnafı yere çöker ve dua eder.
Efsun dışarda yaşananları göz yaşları içerisinde izler:
“Onlar… dönüyorlar!”
Şehrin tüm dergâhlarından, mabedlerinden ve ezan seslerinden oluşan eş zamanlı kalp zikirleri (Zikr-i Kalbi/Zihri Hafi) yükselir. Göklerde bir dalgalanma olur. Musallat Kulesi çatlar. Halil kuleye çıkar. Tepedeki vericiyi bir dokunuşuyla patlatır. Anten yanmaya başlar, zihin bağlantıları kopar.
Musallat Görevlisi çığlık atarak;
“Bağlantı… kesildi. Zihin…çözülüyor…!”
Bina çöker. Halil tam zamanında binadan çıkmıştır.
“Zihinler işgal edilebilir. Kalpler zedelenebilir. Ama bir nefes… bir kelime… bir dua… topyekûn unutuşu geri çevirebilir. Çünkü insan hatırlayan bir varlıktır. Ve kalp unutmaz.”
Sessizliğe Mahkûm Edilen Minareler
Derviş, Halil ve Efsun’a Musallat Cemiyeti’nin ilk sistematik susturma girişimlerinden birini anlatır. Mekân, harabe bir caminin önüdür. Minare yıkılmış, içeriye frekans karıştırıcı kablolar döşenmiştir. Ezan susturulmuş, mihraba sinyal bozucu bir cihaz yerleştirilmiştir. Musallat Cemiyeti’nin cami, dergâh ve ezanlara karşı sistematik susturma operasyonu yapılmaktadır.
“Bu şehirde bir zamanlar gök ezan sesiyle yankılanırdı. Ses, sadece bir çağrı değil; bir hatırlayıştı. Kalpler, o sesle uyanır, zihnin zindanları çatlar, ruhlar birbirini tanırdı…
Efsun iç geçirerek:
“Amaçları belliymiş… sesi susturmak. Kalbe ulaşan frekansı kesmek.”
“Evet. Onlar sadece binaları yıkmadılar. Her minarede bir nöbetçiyi susturdular. Sadece ezanı değil, duaları da filtrelediler. Camiye botla girenler sadece saygıyı değil, frekansı da kirlettiler.”
Frekans Merkezinde Ezan Analizi
Derviş bunu anlatırken grup bir anda olayın yaşandığı dönemde kendilerini bulurlar. Musallat Cemiyeti’nin bir merkezinde camilerden yükselen ezan frekanslarını analiz eden bilim insanları görülür. Frekansların insan ruhuna etkisi haritalanır.
Musallat Bilimcisi:
“Bu ses… beyindeki pineal bezle doğrudan rezonansa giriyor. Her ezan, bir hatırlatma komutu gibi…”
Diğeri:
“Susturulmalı. İlk hedef: cami mikrofon sistemleri. İkinci hedef: müezzinlerin kendisi.”
Karanlık Görevli:
“Ezan sustuğu an, kalp sessizleşir. Sonrası kolay…”
Harabe camide Efsun başını yere koyar. Susturulmuş ezan frekanslarının yerine kalpten çıkan bir dua bırakır.
“Ey Rabbimiz… bir daha ezanlarımızı susturma. Ey semanın sahibi… ma’bedimizin göğsüne namahremin eli değdirtme…”
Halil sözü şöyle sürdürdü: “Bu ezanlar ki… şehadetleri dinin temeli. Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”
“O zaman vecdile bin secde eder, varsa taşım, Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım, Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım, O zaman yükselerek arşa değer belki başım.” Diye devam etti Dervi ve ardından şöyle dedi: “Mehmet Akif de bir Hakikat Yolcusuydu ve yapılan musallatlığı anladığından bunu İstiklal Marşında herkese hatırlatmaya çalıştı. Unutma Halil… her susturulan ses, bir ruhun zincire vurulmasıdır. Ama zinciri kıran yine bir sestir. Ve her cami, her dergâh… frekans kulelerinden önce kurulmuş gönül merkezleridir. Onları yıkanlar frekansı kaybeder. Ama biz, kalpten duyanlarız.”
Büyük Meydan’da, frekans kuleleri hâlâ aktifti. Gökyüzü griydi ve altındaki her şey donmuş gibiydi. Derviş, Halil ve Efsun, terk edilmiş bir caminin minaresine gizlice çıkarlar. Minarenin mikrofon kabloları kesik, hoparlörleri sökülmüştür. Ama Derviş’in yanında bir ney ve bir ezan tütsüsü vardır.
Derviş yüksek sesle ekiptekilere haykırır:
“Hazır mısınız? Bu, sadece bir çağrı değil. Bu, musallatın sonudur. Ezan, hatırlamaktır.”
Halil endişe ile
“Ama ses sistemi çalışmıyor…”
Efsun’un ise gözleri parlıyordu:
“Kalpten okunan ezan, göğe ulaşır. Frekansları alt eder.”
Derviş, derin bir nefes alır. Göğe dönerek tekbir getirir, ardından ezan okur.
“Allahu Ekber, Allahu Ekber…”
Şehirdeki kuleler bir anda sarsılmaya başlar. Ezanın yankısı, Musallat Cemiyeti’nin yaydığı yapay dalgalarla çarpışır. Çeşitli ekranlarda, sistemleri yöneten operatörler panikle alarm verir.
Musallat Görevlisi:
“Bu… bu ne?! Frekanslar çöküyor! Ruhsal kontrol frekansları parçalanıyor!”
Merkez Operatör:
“Anlamıyorum… bir ses… ama bu bir sinyal değil. Bu… başka bir dalga…”
Şehir semalarında “Allahu Ekber” sesi yankılanmaya başlar. Frekansa bağlı tüm sistemler tek tek kapanır. Uyutulmuş halkın gözleri birer birer açılır. Evlerinden çıkmaya başlayan halk şaşkındır. Uyuyanlar uyanır, cinnet geçirenler sükûnete erer. Kalabalık, meydanda toplanır. Bazıları secdeye kapanır. Bazıları ağlar.
Yaşlı Kadın (göz yaşlarıyla):
“O ses… yıllar sonra ilk kez… ruhumun sesini duyuyorum.”
Genç Delikanlı (elleriyle kulaklarını kapar, sonra açar):
“Fısıltılar gitti… başımdaki sesler sustu.”
Halil (aşağıya bakarak):
“Ezan… kalpte saklıydı. Dillerden değil, gönüllerden yankılandı.”
Uzak bir yeraltı sığınağında, ekranlardan her şeyi izleyen bir figür var: İblis. Gözlerinde öfke ve kin.
“Rabbim! Öyleyse onların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!”
“Şimdi bir kez daha örgütleneceğim… Daha sinsice… daha gizli…”
“Ama unutmayın: İyilik anlaşılsın diye kötülük gereklidir. Onlar saf kalmadıkça… ben her zaman bir kapı bulurum!”
“Ezan okunduğunda şeytan gerisin geri kaçar. Öyle ki, ezan sesini duymamak için osururcasına kaçar.” (Buhârî, Ezan 4; Müslim, Salât 29)
Halk tekrar camileri doldurur. Dergâhlar gönülleri diriltir. Efsun ve Halil sıradan insanlar gibi görünür, ama bilenler onları bilir. Şehirde yeni bir umut doğar.
“Ezan sustuğunda karanlık çöker. Ama bir kişi dahi kalpten ‘Allahu Ekber’ dese… şeytanlar kaçar. Bunu unutma Halil.”
Gönül Evleri: Ezanın Ardından Şehir
Gri sis dağılmış, güneş yıllar sonra ilk kez şehre huzur getirmişti. Duvarlar hâlâ aynı, yollar aynı… ama kalplerde bir fark vardır.
Yaşlı bir adam, cami avlusunda çocuklara su dağıtmaktadır. Bir kadın yere diz çökmüş, yıllar sonra ilk kez dua eder. Bir genç, sırtındaki dövmeleri silmek ister gibi elleriyle ovalar. Gönüller hakikatlere açılmıştır.
Halil ve Efsun, sade kıyafetlerle kalabalığın arasına karışır. Artık birer halk neferidirler. Ama onların gözlerinde sırları bilenlerin dinginliği vardır.
Genç Adam (fısıltıyla Efsun’a):
“Siz… siz değil misiniz o gece minareye çıkanlar?”
Efsun (gülümseyerek):
“Ben senim… sen de bizsin. Kim gönlünü arındırırsa, aynı sesi duyar.”
Kadın (Halil’e):
“Şehirde yeniden ‘gönül evi’ diye bir yer açılmış. Camiye benzemiyor. Ama huzur veriyor…”
“Cami şekil değil mü ‘minin yüreğidir. Yeryüzü bize mescid kılındı… Buyurun.”
Bir eski han, restore edilmiştir. İçinde ne yüksek minberler, ne gösterişli avizeler vardır. Sadece seccadeler, kitaplar, bir kütüphane, birkaç kandil ve bir köşe duvarına yazılmış şu satır:
“Kalbinde Allah’a yer olmayan şehirlerde çok cami yükselir, ama hiçbirinde ruh bulunmaz.”
İçeride Halil, Efsun, Derviş ve halktan birkaç kişi sessizce oturmuş, çay içmektedirler. Kimse kimseden üstün değildir. Herkes “yolcu”dur.
Derviş:
“Burası bir ‘gönül evi’. Ne tabela var kapısında ne görevli… Kimse buraya çağrılmaz. Ama gelen bilir, arayan bulur.”
Efsun:
“Bize soruyorlar: Savaş bitti mi? Hayır. Sadece bu perdenin ardındakileri gördük. Asıl mücadele içimizde…”
Yeraltında, karanlık bir taş odada İblis ellerini yere bastırmış. Frekans kulelerinin yıkılışını izlerken dudaklarında alaycı bir tebessüm.
İblis:
“Geldiler… dirildiler… seccadeler serildi. Peki ya sonra? İnsana mühlet verildiği sürece, bana da verildi. Ve ben sabırlıyım… Karanlık her zaman vardır. Işığa ihtiyaç duyulmasının sebebi de budur. İçlerinden bazıları yine unutur. Ben o anı bekliyorum…”
Gönül Evi’nin dışından çocuk sesleri gelir. Halil perdeyi aralar. Çocuklar ip atlamaktadır. Aralarında biri durur ve cami avlusuna bakar.
“Baba… bu ses ne? Bu… bu ses içimi gıdıklıyor.”
“O, ezan oğlum. Ruhun çağrıldığı ses. İnsan, bu sesi hatırladıkça kaybolmaz.”
“Şeytan susturmak istemişti. Ama Allah konuş dedi. Gönüller konuştu, kalpler uyandı.
Ezan sustuğunda sessizlik olur, ama ezan döndüğünde insan da döner. Şimdi yol bizde. Gönül evi biziz.
ibrahim halil er
devam edecek
