VAMPİR ROMANLARI ÖLÜMSÜZLÜK ÖZLEMİ Mİ?
Son yıllarda piyasada vampir romanları salgını baş göstermeye başladı. Hem romanların sayısının artması ve hem de insanların bu romanları harıl harıl okumaları gerçekten dikkat çekici. Ardından bu romanların filimlerinin yapılması, geleneksel Hollywood’un çok satan kitapları filimleştirme ve ticari kazanç hırsıyla açıklanarak geçiştirilemez.
Vampir efsanesini toplayıp roman haline getiren ilk kişi İrlandalı yazar Bram Stoker olup 1897 yılında yazdığı Drakula adlı eser ile bir kült olmuş, böylece yeni bir türün de yaratıcısı olmuştur. Günümüzde Vampir romanlarının birçok türü ortaya çıktı. Bunlar, geceleri mezarlıklarda dolaşan vampirlerden, şehirlerde yaşayan iyi giyimli, yakışıklı, zengin ve kültürlü vampirlere terfi edildiler. Hatta içlerinde iyi kalpli vampir hikayeleri bile doğdu. Bazı Vampirler, türlerinin aksine insan kanını içmeyi red edip, hayvan kanı ile beslenmeye başladılar. Vampirler arasında da iyi vampirler ile kötü vampirler türedi ve bunlar birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Son yazılan romanlarda, Vampir Günlükleri, Vampir Akademisi, Alacakaranlık ve on üç cilt olarak planlanan Gece Evi serisi’dir. Her romanın ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir. Çünkü bu romanlar, gençlerin ellerinden düşürmedikleri romanlar olup, korsan baskılarıyla birlikte binlerle ifade edilebilen bir sayıya ulaşmıştır.
Serinin içinde en uzun (13 cilt) ve ilginç olanı bence gece evidir. Buradaki bir diğer ilginçlikte bu vampirlerin alnında hilal dövmesinin çıkmasıdır. Çünkü onlar geceleri yaşadıklarından hilali kendilerine rehber edinmişlerdir. Aslında hilal simgesi batı bilinç altında hep islamı çağrıştırdığından olumsuz algılanmıştır. Burada kısmen olumlu bir anlam atfedilmiştir.
Vampir romanlarının gençler arasında bu kadar çılgınlık vari bir şekilde okunmasının nedenini salt bir merak veya macera tutkunluğu olarak düşünmemek gerekmektedir. Burada insan bilinçaltına dönük bir durumda görülmektedir. Kanımca insanlar, vampirlerden bir anlamda özlemini duydukları ölümsüzlüğü ve korktukları ölümü görmektedirler. İnsanlar, vampirlerin şahsından ölümsüzlüğü arzulamaktadırlar. Belkide sömürüye maruz kalan insanlar, kendilerini sömüren, kanlarını emen kapitalistleri birer vampire benzetiyorlardı. Vampirlerin gizemli olması, her şeye güçlerinin yetmesi, toplumun değer yargılarına karşı olmaları, insanların kendileriyle ilgili düşüncelerine önem vermemesi, ölmeyecek olmalarını bilmeleri, ölüm, yaşlanma, geçim kaygısı gibi endişeler taşımamaları okuyucuyu sürüklemektedir.
Temennimiz, bu vampir romanları okuma merakı sonucunda gençler arasında sapkın düşüncelerin yayılmamasıdır. Ama gençler arasında, vampir gruplarının yayıldığı ve bu konuda internet üzerinden örgütlenen tarikatlar oluştuğu hakkında zaman zaman gazetelere yansıyan haberler görmekteyiz.
Belki de Türk edebi romanların halktan kopuk olmasıdır Türk okurlarının edebi romanlar yerine bu tür romanlara yönelten. Bizim edebi romanlarımız da bir tür Divan Edebiyatı değimlidir? Yani kendi muhitimizi yaratıp, diğer insanları küçümseme ve yazdığımız eserleri okumayan insanları hiçbir şeyden anlamayan zavallılar olarak görme psikolojisiydi. Neden bir Şeyh Sadi ve Mevlana hala okunurken diğer edebi yazarlarımız bu kadar revaçta değildirler. Bir Ömer Seyfettin’i okumayan Türk yok iken, edebi eserlerimizden haz duyan olmamıştır (daha doğrusu bu eserleri okuyanların sayısı çok azdır.) Bu da edebi eserlerimizin hem anlatım ve hem konu itibariyle halktan kopuk olduğunu göstermez mi? Halkın inançlarıyla, değer yargılarıyla ters olduğu gibi, aşırı kibir de kokmuyor mu? Sanki bizim işimiz gücümüz yok yazarın ne dediğini anlamak zorundayız. Yazar da biz ölümlülere tepeden bakmaktadır “siz bunları anlayamazsınız” bakışlarıyla. İşte iyi, edebiyi ve kaliteli eserlerden soğutan biraz da bu tutum değil midir? Yazar mı kendini okunur kılmalı, yoksa halk mı her şeye rağmen onun anlattıkları sayıklamaları okumalı? Ya da çok popüler bir deyim olan “halk için mi, sanat için mi” yazılmalıdır.
Vampir romanların hepsi bir bütünlük arz etmez. Her romanın ve her yazarın bir vampir tiplemesi vardır. Kimi güzel ve yakışıklı bir erkek iken, kiminde genç ve güzel bir bayandır. Duyguları vardır. Aşık olurlar. Hatta bazılarında kendi devletleri ve hükümetleri de vardır. Örneğin gece evindeki vampir ayinleri eski kelt ayinlerine dayanırken, vampir akademisinde ise hristiyan ve Müslüman vampirler ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Vampirler, daha sonraki yıllarda büyük bir rakiple karşılaştılar. “Kurt Adamlar” Kurt Adamlar vampirlerin baş düşmanıydı. Onları yok ediyorlardı. Kurt adamları da ayrıca incelemek gerekiyor. Onların da iyisi ve kötüsü vardı. Daha sonra vampir avcıları Bled, Val Helsing gibi karakterler ortaya çıktı. Ama tüm bunlar vampirlerin büyüsünü bozmaya yetmedi. Vampirler, artık gündüz de dolaşabiliyorlardı. Bir çeşit evrimleşmişlerdi.
Ülkemizde bu konuda ilk eser yazan kişi Ali Rıza Seyfi olup, eseri “Drakula İstanbul’dadır.” Bu eserle Türk yazarların da aslında konuya ilgi gösterdiğini gösterse de o dönemlerde okurlardan pek ilgi görmediğinden ülkemizde gelişmedi. Şimdi gözlerimiz, genç ve yakışıklı veya güzel ve alımlı bir Türk vampir aramaktadır. Bakalım, Türklerin vampiri, batılı hemcinsleri gibi mi olacak,?yoksa kendine özgü mü olacak? Aslında, tarihimiz ve halk öykülerimiz bu konuda epey malzeme de sunmaktadır. Yani eser ortaya koymak isteyenlerin pek malzeme sıkıntısı çekeceklerini sanmıyorum.
Bu konuda önde gelen yaklaşık 30 civarında eser olup, tüm dünyada milyonlar gibi satış rakamına ulaştılar. Özellikle Alacakaranlık serisi 40 milyon gibi bir satış rakamıyla rekor kırmıştır. İnsanların ölümsüzlük arzusu ve gizem merakı bu kitapları okumayı körüklediği gibi, kitabın üslubunun edebi kaygıdan uzak ve yalın olması da satışı artırmaktadır. Keyifli, heyecanlı ve sürükleyici bir kitap okumak isteyenler için paha biçilmez bir hazine işlevini görmektedir.
“TARİHİMİZDE VAMPİRLİK”
Vampirler denildiği zaman salt batı algılanmamalıdır. Vampir hikayelerinin bizim tarihimizle de ilişkisi güçlü bir şekilde bulunmaktadır. Hatta, vampir olayı tamamen bizim tarihimizin bir sonucu olduğunu söylesek abartmış olmayız.
Örneğin Fatih Sultan Mehmet döneminde Eflak beyi (bugünkü Romanya) lll.Vlad (1432-1476), namı Kont Drakula veya tarihimizdeki namıyla kazıklı voyvoda’ya dayanır bizdeki hikaye. Hatta tüm vampirlerin ana esin kaynağı. İnsanları kazıklara geçirerek öldüren bu zalimi Fatih yenmiştir. Ardından kafası kesilerek İstanbul’a getirilir. Bu durum Transilvanya bölgesi halkının zihninde Kont Drakula’nın ölmediği, geceleri ortaya çıkarak insan kanı içtiği şeklinde bir efsaneye dönüşmüş ve böylece meşhur drakula-vampir hikayeleri ortaya çıkmıştır. Günümüzdeki Romanya halkı Kont Drakula’yı Osmanlılara karşı bağımsızlık mücadelesi yapan bir kahraman olarak görmektedirler. Bu da tarihin başka milletler tarafından nasıl farklı göründüğünü göstermektedir. Bir taraf için hain ve zalim olan başka bir taraf için büyük adam olabilmektedir. Tıpki Timur gibi. Bizde sevilmezken Özbekler tarafından kutsanmaktadır.
Osmanlı kaynakları lll.Vlad ile ilgili bir çok ilginç anekdotlarla doludur. “Kont Drakula’nın ülkesindeki tüm dilenci ve fakirleri toplayıp yemek yedirdiği –yemeklerdeki etin insan eti olduğu- ardından hepsini öldürdüğü söylenir. Kadınların memelerini keserek, yerine çocuklarının başını taktığı, insanları kazığa geçirerek ortalarında oturup yemek yediği rivayet edilir.’
Dracula ismi Romence Ejderha (Dragon) anlamında olup, lll. Vlad’ın simgesi olan ejderha’dan dolayı verilmiştir.
Vampirlerle ilgili söylenceler daha sonraki yüzyıllarda da balkanlarda yoğun bir şekilde anlatılacaktır. 1833 yılında Tırnova kadısı Ahmet Şükrü Efendi tarafından hükümet merkezine gönderilmiş ve Takvim-i Vekayi gazetesinin 69. sayısında yayınlanmış olan vampirlerle ilgili bir yazı olayın hala zihinlerdeki canlılığını koruduğunu göstermektedir.
“Tırnovada cadılar türedi . Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başladı. Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katar ve bazen içlerine toprak karıştırır. Yüklüklerde bulduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikler, açar, dağıtır insanların üzerine taş, toprak, çanak ve çömlek atar, hiç kimse bir şey göremez. Birkaç kadın ve erkeğin üzerine saldırmış. Bunlar çağırıldı, soruldu: “Üzerimize sanki manda çökmüş sandık“ dediler. Bu yüzden mahalle halkı evlerini başka yana taşımışlardır. Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğunda ittifak etti. İslimye kasabasında cadıcılık ile tanınmış Nikola adındaki adam getirildi ve kendisiyle 800 kuruşa pazarlık edildi. Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı. Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir resim hangi mezara bakarsa cadı o mezardaki habis ruh imiş. Büyük bir kalabalıkla mezarlığa gidildi. Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim sağlıklarında yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarına karşı durdu. Mezarlar açıldı. Cesetler yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer dörder uzamış bulundu. Gözlerini kan bürümüş, gayet korkunç idi. Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü. Bu adamlar sağlıklarında her türlü pis çirkin işi yapmış, ırza, namusa, mala saldırmış, adam öldürmüş Yeniçeri ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellada verilmemiş ecelleri ile ölmüş kişilerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmezmiş gibi şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Cadıcı Nikola’nın tanımına göre , bu gibi habis ruhları defetmek için cesetlerin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar su ile haşlanırmış. Ali Alemdar ile Apti Alemdar’ın cesetleri mezardan çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı. Fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı “bu cesetleri yakmak gerek” dedi. Bu hususda şer’an da izin verildi ve iki yeniçerinin mezardan çıkarılan cesetleri mezarlıkta yakıldı. Çok şükür kasabamız da cadı şerrinden kurtuldu” (İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uyun Yüzyılı, 25. Baskı, Sayfa 38)
İbrahim Halil ER


