Vasatlığa Teslim Olmak: Konforun Gölgesinde Tükeniş

2
vaasta

İnsan ruhu ilginçtir: Büyük acılara dayanabilir ama uzun süren sıradanlığa dayanamaz. Yine de çoğu insan, bu yavaş tükenişi seçer. Çünkü vasatlık, görünmez bir konfor alanıdır. Ne düşürür, ne yükseltir. Ne yaralar, ne de büyütür. Güvenlidir; tam da bu yüzden ruhu uyuşturur.

Vasatlığa teslimiyet, genellikle korkunun incelmiş bir biçimidir. İnsan farklı olmaktan, hata yapmaktan, yargılanmaktan korkar. Bu korkuların içinde yaşamak yerine, kendi potansiyelinin etrafına sessiz bir duvar örer. “Zaten herkes böyle” der, “benimki de fena değil.” Bu cümleler, aslında birer savunma mekanizmasıdır. Çünkü insan, ulaşamadığı mükemmelliği reddedip özsaygısını korumaya çalışır. Ama bir süre sonra bu savunma, yaşam biçimine dönüşür. Kişi hayal kurmayı bırakır, risk almaz, kendini tekrarlayan küçük rutinlere hapseder. Ve buna “huzur” der.

Toplumsal düzeyde ise vasatlık, düzenin görünmez yapıştırıcısıdır. Sorgulayan değil, uyum sağlayan insan makbuldür. Kitle kültürü karmaşık olanı değil, kolay olanı sever. Televizyon, sosyal medya, reklamlar… Hepsi aynı mesajı yerleştirir: “Zahmetsiz yaşa, fazla düşünme, hızla tüket.”
Tüketim için de düşünen değil, uyumlanan insanlar gerekir. Sistem, soru soranlara değil, alışkanlıkla yaşayanlara ihtiyaç duyar.

Eğitim sistemleri de bu kültüre sessizce hizmet eder. Sorgulamayan başarı, ezberlenmiş doğrular, tek tip fikirler… Farklı düşünen çocuklar “uyumsuz” diye etiketlenir, sıra dışı zihinler törpülenir. Yetişkin olduğumuzda ise o törpü artık bir alışkanlığa dönüşür; sesi çıkmayan, risk almayan, sıradanlığın içinde kaybolan bir benliğe.

Vasatlığın en sinsi biçimi, bunun toplumsal norm haline gelmesidir. Bireysel tembellikten çok, kolektif bir kabullenme biçimi olarak yayılır. Niteliksizliğin olağanlaşması sadece kurumların değil, zihinlerin de dönüşümüdür. Sorgulamak yerine kabullenmek, üretmek yerine uyum sağlamak giderek daha fazla teşvik edilir. Ortalama başarı makbul, sessiz itaat erdem sayılır. Böyle bir kültürel atmosferde, liyakat değil sadakat; düşünsel derinlik değil pratik uyumluluk ödüllendirilir. Toplum, fark yaratmak isteyen bireyi değil, fark edilmeden işleyen kitleyi yüceltir. Ve zamanla bu ortamda doğan kuşaklar, yalnızca vasatlığa alışmakla kalmaz, onun içinde var olmayı “normal” sayar.

Hiçbir ruh, kendi potansiyelini ömür boyu susturarak yaşayamaz. Her bastırılmış düş, bir noktadan sonra şekil değiştirir; kimi zaman huzursuzluk, kimi zaman içe dönük öfke, kimi zamansa nedensiz bir boşluk olarak çıkar karşımıza. Vasatlığa teslimiyet, bu boşluğun kibar adıdır. Yavaş yavaş sönen bir tutkudur, görünmez bir tükeniştir. İnsanı farklı kılan çelişkileridir de bazen. Her dönemde vasatlığa direnen, kalabalığın ritmini bozan, düşünmenin bedelini ödemeyi göze alan karakterler de vardır. Onlar bazen çağının dışında kalır, bazen yanlış anlaşılır. Fakat onların varlığı, insanlığın pusulasını yeniden ayarlar. Çünkü ilerleme, hiçbir zaman çoğunluktan doğmamıştır. Her dönemin sessiz azınlığı, yavaş ama ısrarlı bir şekilde dünyanın akışını değiştirir. Homo sapiensi diğer türler arasından sıyırıp evreni fethetmeye cüret edecek hale getiren güdünün kendisi de budur.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, varoluşunu sürdürmeyi yaşamak sanrısıdır. Oysa hayat, yalnızca nefes almanın değil, anlamla temas etmenin adıdır. Vasatlık, bu teması unutturan ince bir sis perdesidir; ruhun çevresine örülmüş, yumuşak ama kalın bir duvardır. İnsan bazen bu duvarın ardında güven bulur, ama orada ne yankı vardır ne de derinlik. Yine de bir yerde, bilincin kıyısında, unutulmuş ışık gibi bir soru hep kalır: “Daha fazlası mümkün mü?” Ve işte o soruyu sormaya cesaret eden, kendine yeniden doğar.

About The Author

2 thoughts on “Vasatlığa Teslim Olmak: Konforun Gölgesinde Tükeniş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir