Bir Yalnızlık

Defalarca başlanılan ve defalarca yarım kalan bir yalnızlık yazısıdır bu. Resmedeyim sözcüklerle ve kelimelerim yettiğince kayda düşeyim diye yalnızlığı yazmak istedim. Çünkü o zaman görünür kılacaktım kendimce. Sınırlandıracak, şekle büründürecek, vakti gelince savaşılabilecek bir yel değirmeni kuracaktım. Yani bir nebze rahat olacaktım. Yalnızlığı yazmak için yalnız oldum, yalnız kaldım çoğu zaman. Olmadı! Yalnızlık üstüne düşündüm, okudum. Olmadı! Yalnızları aradım, buldum. Olmadı! Bir aralık akşamıydı kendimi yola vurdum. Olmadı! Kavşaklarda bekledim, ışıkları geçtim, duraklarda durdum. Olmadı! Gelen geçen otobüslerin ardından bakakaldım, geride kalanlara daldım, yolculara ötelerden haber saldım. Olmadı! Sordum, olmadı! Dost meclisinde kalabalığa değil ıssızlığa yakın durdum. Münzevi oldum, soldum. Olmadı! Denizlere açıldım kıyıya vurdum. Olmadı! Sonra birde baktım ki balığın karnında Yunus, hasta yatağında Eyyüp, derin kuyularda, karanlık zindanlarda Yusuf, çöllerde Yakup, ölüyü dirilten İsa, denizi yaran Musa da yalnızdı.
Yorulmadım, yılmadım yine aradım. Ucu ufka varan yollarda, güçlü görünen naif kullarda, baharda cıvıldayan kuşların konduğu dallarda aradım nerededir, kimdedir diye. Durduk yere insanı dağıtan bir şarkıda, bir sözde buldum. Uzaklara dalan bir çift gözde buldum. Yine aradım, aradım yoruldum. Uzağa düşmek beyhudeydi içimdeki özde buldum. Kalpte yanan közde buldum. Ve buldum yalnızlığı bir buruk, bir silik izde buldum. Arayışlarım sürdü durmaksızın. Yalnızlığı bulmak, yalnız kalmak için yazıyordum. Ben yazarsam daha bir görünür olacaktı bu yel değirmeni düşman. Ben yazarsam kurtulacaktı insanoğlu asırlar süren yalnızlığından. Ve yazarsam güllük gülistanlık bir cennet bahçesi kuracaktım. Belki de aldanıyordum. Ve sanıyordum ki yazarsam dağılır başımdaki bulutlar, yalnızlık geçer. Geçmedi. Ne kaleme sığdı ne dile geldi. Silinmedi kaybolmadı, yitmedi. Ben yazdıkça iyice çöreklendi. Kalabalık caddelerden geldi. Tenha yollardan, boş koridorlardan, loş odalardan, hoş nidalardan geldi. Yanıbaşıma çöreklendi. Çekingen, çekik kısık gözlerde şüpheli bir nazardı yalnızlık. Sımsıkı bağlanmış kollarda bir duruştu hayata karşı. Karanlık bakışlardan kalbe sızan bir vuruştu yalnızlık. Huysuz, aksi, kavgacı bir çocuk gibi köşede, daima dosta koşan hep kendine ulaşan bir yarıştı ademoğluna. Kendinden kaçıştı hem, hem kendine varıştı yalnızlık. İnsanoğlu bir şeyi kaybetmişti . Adını koyamadığım bir şey. Zemherinin karında buzunda, aşın ekmeğin tadında tuzunda, sevilenin yüzünde, bir yiğidin sözünde, bebelerin nazında, ömrümüzün baharında, güzünde ve yazında, ozanımın sazında, avcının her daim sürdüğü izinde kaybettiği bir şeydi bu. Adını koyamadım. Yalnızlık her yalnızın içinde bir kor gibiydi. Alev alev nar gibiydi. Bir nar ki dışın bütün, için parça parça, için kan revan. Kaybolsun diye savurmak, dağıtmak istedim. Rahata ersin ademoğlu diye. Olmadı! Herkes kendi yalnızlığının şövalyesiydi de kendi isterse üstesinden gelirdi. Ve her yüreğin yalnızlığı kendine idi. Başka yalnızlıkları dağıtmak başkalarının kârı değildi.
Yalnızlık sanatın penceresinde özenircesine izlediğimiz, kendimize dönünce nazar; herkesten imtina ile gizlediğimiz, bir adımda, ayak sesinde, kapı tıkırtısında bitişini gözlediğimizdi. Adı yalnızlıktı Ademoğlu’nun belini büken şeyin. İşporta tezgahında kuruş karşılığı kadar maliyetsizdi, parşömenlerce ömrümüze yazılan ve kelimelerce kifayetsiz. İster gönlün sırça sarayında sultan, istersen Mısır’a han ol. Adı yalnızlıktı işte. Bir hayalci Don Kişot, bir meczup Mansur, bir garip Yunus, bir halden bilir Züleyha idi. Kimi avuçlarına, kimi ceplerine, kimi yüreğine doldurdu.
Bir kentin ilk günü yalnızlıktır otobüsten indiğinde. Ve ayrılırken oturduğun koltuğun ‘can kenarı’ yalnızlıktır. ‘Anladın sonu yok bu yalnızlığın’. Yalnızsan eğer rengi solar dünyanın, çelimsiz siliktir şehrin ışıklarında iğreti duran her suret. İçine mavi katamadığın gönül, lezzet katamadığın ömür, umuda saramadığın gece hep yalnızdır. Ayın akisleri, şafakta ayak sesleri yalnız. Sen onu savuşturmak için ha gayret, o yüreğin sadık bekçisi, arsız değnekçisi kovsan gitmez. Çağırınca, anılınca gelir şayet. O, akşam güneşinin kızıllığında silueti camlara düşen bir baş, camlardan, canlardan ötelere düşen bir düştür, yaralayan bir gülüştür.
Dağ başlarında, uzak istasyonlarda yalnızdır evler. Perdesiz pencereleri soğuktur. İçime dokunur. Çünkü perdesizlik, bir ev için mahremiyeti yırtılmış bir yalnızlıktır. Melek huylu, selvi boylu, şirin sözlü, güler yüzlü, gönül incisi, hakikatli sevgili o uzak istasyonlardan gelecektir. Ve evler perdelenecektir.

About The Author

1 thought on “Bir Yalnızlık Yazısı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir