Kâr
Kül rengi dumanlar savurarak gümbürdeye gümbürdeye, kilometrelerce uzunluktaki rampayı çıkan Alman yapımı bilmem kaç tonluk buharlı lokomotifin çektiği dördü yolcu, altısı yük taşıyan on vagonlu tren, kıraç tepenin yamacındaki küçük, köhne ve yalnız istasyona gelip durduğunda ikindi vakti çoktan geçmiş, güneş Bozdağların üzerine eğilmiş, gölgeler doğu yönünde uzamaya başlamıştı.
Lokomotif durur durmaz kulakları sağır eden yorgun bir hışıltı çıkardı. Hışıltıyla birlikte iki yanından saldığı buhar ortalığı kapladı. İzmir’den Afyonkarahisar’a giden bu kara trenden inenler indi. Binenler bindi. Hengâme sona erdi. Kondüktörün kesik kesik öttürdüğü düdük ve siperliği siyah olan kırmızı şapkalı, kara bıyıklı, tıknaz, ihtiyar hareket memurunun verdiği işaretin ardından tren gıcırdayarak, hışırdayarak ve yerleri zangırdatarak hareket etti. Bacasından dumanlar savura savura geldiği gibi aynı gürültüyle çekip gitti.
Ben, beş köyün ortasında yer alan bu dağ başındaki yalnız istasyonun karşısında, muhtemelen demiryolu yapılırken dikilmiş sıralı akasya ağaçlarından birinin gölgesine rastgele konulmuş, zamanın ve insanların hoyratça hırpaladığı kırık dökük, eski banka oturmuş, trenin gelişiyle başlayan hengâmeyi sinema filmi gibi seyrediyordum. İnenleri, binenleri, iner inmez yaya veya eşeğiyle köyünün yolunu tutanları.
O gün gecikmeden gelip gecikmeden giden kara trenden inen ve sol ayağı hafif aksayan kasketli bir adam, yanıma gelip selam verdi. Destursuz bir şekilde bankın öteki ucuna oturuverdi. Oturmadı, âdeta çöktü. Elindeki kamıştan örülmüş küçük sepeti yere bıraktı. Şairin dediği yolun yarısını geçeli epey zaman olmuşa benziyordu. Yanakları çökük, avurdu çıkıktı. Ense tıraşı uzamış, kırçıllaşmış sakalı en az üç günlüktü. Kantara vursan elli kilo ya var ya yoktu. “Karşıdan geleni mi bekliyorsun?” dedi. Cevabım kısa ve net. “Evet.” Doğrusunu söylemek gerekirse konuşmaya pek niyetim yoktu. Oysa adam, konuşmaya istekli. “Telaki Güney’deymiş. Bir saate kalmaz, gelir.”

Lakabıyla birlikte adını, kimlerden ve hangi köyden olduğunu ben sormadan o söyledi. Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, kimlerdensin, ne iş yapıyorsun… diye bir sürü sorgu sualden sonra da gömleğinin yaka cebinden bir paket Birinci sigarası çıkardı. Paket yeniydi. Kenarını yırtıp açtı. Paketin açtığı tarafı sol elinin işaret parmağına birkaç kez vurdu. İçinden üç dal sigara baş gösteren paketi bana uzattı. “Kullanmıyorum.” dedim. “İyi yapıyorsun. Ben, asker ocağında alıştım.” diyerek ceketinin ceplerini karıştırdı. Sağ yan cebinde bulduğu gazlı muhtar çakmağını çıkardı. Birkaç kez çaktırıp sigarasını yaktı. Sigaradan derin bir nefes çekti. Bu arada çakmağı cebine koydu. Koyarken kahırla söylendi. “Gazı tükenmiş meretin.”
Ayağının dibinde duran sepete göz attım. İçinde dört yumurta vardı. Onun konuşmaya başlamasına fırsat vermeden “Yumurtaları ne yapıyorsun, yoksa satıyor musun?” diye sordum. Cevabı “He ya; yumurta satıyorum, haşlanmış yumurta.” oldu. Merak ettim. “Yumurta kendi tavuklarının mı?” dedim. Başını ‘hayır’ manasında geriye atıp anlattı.
Anlattığına göre geçen sene on kadar tavuğu varmış. Birkaçını tilki kapmış. Gerisi hastalıktan kırılmış. Son cümlesi “Elimizde tavuk kalmadı!” oldu. Kendisi farkında değildi ama ben, yüzündeki ince hüznü fark ettim.
Az soluklandı. Sağ elinin işaret parmağı ile orta parmağı arasında sıkı sıkı tuttuğu sigaradan derin bir nefes çekti. Çektiği dumanın ciğerine inenlerden arta kalanını üfürüp anlatmaya devam etti. “Yumurtaları tavuğu olan köylülerden topluyorum. Senin anlayacağın satın alıyorum. Eve götürüp tencerede kaynatıyorum. Kaynattığım yumurtaları sepete doldurup her yumurta için küçük kâğıt külahlara birer çimdik tuz koyuyorum. Sepeti kaptığım gibi bir saatte aha buraya geliyorum. Çalışmadan, para kazanmadan olmuyor.” Aha derken çenesini karşımızdaki istasyona doğru uzatan adam, konuşmaya susamışçasına konuşuyordu. Anlaşılan susmaya niyeti yoktu.
“Önceleri sadece bu istasyonda satıyordum. Sonraları öğle treniyle Konak istasyonuna kadar gidip oradan da karşıdan gelen trenle geri dönmeye başladım. Tabi haftada iki, bazen üç gün. Her gün yumurta bulunmuyor. Bulsam da satılacak kadar olmuyor. Bu iş için en az otuz kırk yumurta olmalı. Bu arada her bindiğim trende biletçiye de (kondüktör) bir yumurta veriyorum ha. Onlar da benden bilet parası almıyorlar tabi. Zaten tanış olduk. Gün oluyor, yumurtaların hepsi satılıyor. Gün oluyor, üç beş tanesi, ara sıra yarısı kalıyor.”
“Kalan yumurtaları ne yapıyorsun?” diye sordum. “Ne yapacağım, yolda gördüklerime veriyorum. Olmazsa eve götürüyorum. Çoluk çocuk yiyoruz.” dedi.
“Zayiat oluyor mu zayiat?” deyince gülerek karşılık verdi: “Olmaz mı efendi, olmaz mı? Yumurta bu. Hâliyle birkaçı taşırken, birkaçı kaynarken çatlıyor. Onları da kendimiz yiyiveriyoruz gari.”
Yumurtaları kaça alıp kaça sattığını sordum. “Yirmi beş kuruşa alıyorum, yirmi beş kuruşa satıyorum.” deyince şaşırdım.
Yirmi beşe alınan yumurta nasıl olur da yirmi beşe satılırdı? Üstelik onca zayiattan, meşguliyetten, kondüktörlere verilenlerden veya elde kalan yumurtalardan sonra. “Bu işten kârın ne oluyor?” sorusuna verdiği cevap hayretimi daha da arttırdı. Yüzümde şaşkın bir tebessüm belirdi. Ne diyeceğimi bilemedim. “Bedava trene biniyorum ya, daha ne olsun!”
Bu sözü söyler söylemez ayağa kalktı. Bu, zengin kalkışı denilen cinsten bir kalkıştı. Eline aldığı sepette kalan dört yumurtadan birini çıkarıp bana uzattı. “Bunu da sana vereyim. Soy da ye. İstersen tuz da veririm.” dedi. Her ne kadar “İstemem.” dediysem de o ısrar etti. Yetmedi, yumurtayı elime tutuşturdu. Ellerimi atıp ceplerimi karıştırmaya başladım. Ceketimin sağ cebinde bulduğum boynu bükük bir lirayı kendisine uzattım. “Bari parasını al.” dedim. Almak istemedi. Israr edince aldı ama bu sefer kalan üç yumurtayı da bana vermeye kalktı. “Yolda gördüklerine verirsin.” diyerek kabul etmedim. “Oldu o zaman. Hadi bana müsaade. Sana uğurlar ola.” deyip istasyonun yanı başından tepeye doğru çıkan patikada yavaş yavaş, ağır aksak adımlarla yürümeye başladı. Tepeyi aşınca gözden kayboldu.
Neredeyse o güne kadar elde ettiğim yarım yamalak matematik malumatımı alt üst eden bu adam; yalnız istasyonun sırtını yasladığı kel tepeyi aşıncaya kadar arkasından hayretle baktım. O gözden kaybolunca aklım az önce çekip giden trenin peşine takıldı. Kıvrım kıvrım akıp giden demiryolunun rayları arasında yarmalardan, dolmalardan, tünellerden, köprülerden debelene debelene, çaresizce ilerlemeye çalışıyordu.

Bu nasıl çalışıp kazanmaktı? Bu nasıl hesap kitaptı? Bu nasıl ticaretti? Asıl, bu nasıl kârdı?
Ben, bu mevzuda derin düşüncelere dalmışken bineceğim trenin tiz düdüğü uzaklardan duyuldu.
Bir an durup düşündüm. Yine, yeniden, tekrar tekrar düşündüm. Lakin elimden “Yahu benim de benden, hayatımdan neler alıp götürdüğüne bakmadan kâr zannettiklerim olmuyor mu?” diye kendi kendime söylenmekten başka bir şey gelmedi.



Çok güzel bir hikaye. Kar, zarar hesabının haricinde, kara tren, bozkır, yalnızlık…Emeğinize sağlık…
Hikâyeleri severim. Hele bir de Mustafa Uslu Hoca gibi usta elinden çıkmışsa. Hem keyifle okursunuz hem de çıkarılacak bir ders ve alınacak bir ibret bulursunuz. Bu öykü de o minvaldeydi. Mustafa Hocamın hikâyelerinin mutlaka bir püf noktası vardır ve merak ederim. Peki, o ibretlik can alıcı cümle hangisiydi?
Ona geçmeden önce hikâye kara trende, garda, bekleme salonunda, akasya ağacının gölgesinde her nerede geçmişse anıları bir başka oluyor. Bizim gibi yaşı 60’ı devirmiş 70’ine merdiven dayamışlar için mutlaka tren, gar ve ara durak istasyonlar ile alakalı her hal ü kârda anlatılacak hikâyeleri vardır. Hızlı trenin yaygınlaştığı günümüz -‘Hız ve Haz Çağı’- genç neslin, bizim kuşak kadar anılarının olduğunu ve olacağını sanmıyorum. Neyse bu bahsi diğer.
Mustafa Hocamın bahsini ettiği o istasyonu ve o köprüyü bugün gibi hatırlıyorum. Zaman zaman da aklıma gelir. 1983/84 yıllarında Eşme’den Alaşehir’in Killik Kasabasına ¾ kere Konya’da beraber okuduğum Oflu iki kardeşin, Killik’te imam olan babalarını ziyaret için gidip gelmişliğim var. Beni ta o günlere götürdü. Anılarım tazelendi.
Şimdilerde olduğu gibi değildi. Tanıdık tanımadık demeden insanlar destûrsuz bağa girerlerdi ve konuşacak bir şey bulurlardı. Mustafa Hocamınki de öyle olmuş. İyi ki de öyle olmuş. Değilse o bir cümle o günden bugüne taşınmayacaktı.
Peki, neydi Mustafa Hocamızı hayrete gark eden ve bize de bulmaca gibi gelen o veciz ifade? “Yumurtaları kaça alıp kaça sattığını sordum. “Yirmi beş kuruşa alıyorum, yirmi beş kuruşa satıyorum.” deyince şaşırdım.”
Şaşırma sırası bizde. Şimdi gel de bu bilmecenin içinden çık çıkabilirsen. Hafızamı şöyle bir yokladım. Bir taraftan hikâyenin devamını okuyorum, diğer taraftan da düşünüyorum. Aklım fikrim o cümlede. Hikâyeyi bitirdim. Ama ne mümkün hikâyeden kopmak.
Yarım saat, belki bir saat geçti geçmedi aklıma Nasreddin Hocanın fıkrası geldi. Sanırım imdadıma Hocanın bu fıkrada geçen sözü bize ışık olacak ve bir ipucu verecektir. Hoca halkın bilirkişisi, kadısı, arabulucusu. Ama aynı zamanda bakkallık da yapıyor.
Halktan biri “Hocam, sizin müşteri neden çok? Diğer bakkalların sizin kadar alıcısı yok. Bunun bir hikmeti, bunun bir sırrı var mı, nedir?” diye sormuş.
Filozof Hocamız “Ne bileyim pahalı alıp ucuza satıyorum. Belki ondandır” diye cevap vermiş.
Bunun pek çok sebebi olabilir. İlk etapta hocanın dürüstlüğü ve insanlara güven vermesidir. Rahmetli Alev Alatlı “Güven güvenle takas olur” der.
Günümüz bakış açısı ile bunu anlamak zor olsa gerek.
Peki, nedir bugünün anlayışı?
Bugün yaptığımız işleri çok bencilce, çıkar ve kâr amaçlı yapıyoruz. Düşüncelerimiz, davranışlarımız hep kendimizi kurtarmak için. Hâlbuki insanın kendini kurtarabilmesi için ancak başkasını kurtarması gerekir. Yani hadis-i şerif mûcibince iman sahibi Müslüman biri, kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemesi lazım. Heyhât!
Onlar yaşatmak için yaşadılar. Biriktirmediler. Kaybederken kazandılar. Böylece dost biriktirdiler.
Ne mutlu onlara!
Mustafa Hocam bu güzel öyküyü bugüne taşıdığınız için çok teşekkür ederim. Elinize sağlık. Kaleminiz daim olsun.
Makinist babamdan küçücükken dinlediğim masal tadındaki sayısız tren, istasyon, yol, yolcu, yolculuk hikâyesinden anlı şanlı bir tanesini daha yıllar sonra bugün zâtınızdan aynı merakla ve cam ekrandan seyrediyormuşcasına berrak, okudum Muhterem Hocam. Kaleminiz şâd olsun. Dünya döndükçe te’siri vâr olsun.