Deccali Zemheride
Dünya denen bu devasa bedestanda, ruhumuz ne sahte parıltılı kumaşlara kanıyor ne de yaldızlı fistanlara boyun eğiyor. Biz, hal bilmeyen nice dostun gürültülü kalabalığından firar edip, kendi yalnızlığımızın o sert ve dürüst eline yaslandık. Gözyaşımız, sığındığımız tek hakikat oldu.
Garibin gönlü bedestan / Ne çul ister ne de fistan / Hal bilmeyen nice dosttan / Ele yaslandım ağladım
Aşık Hüdai’nin bu sarsıcı kelâmı, aslında insanoğlunun kendi içine ektiği asi çürümeden, bir gönül ihtilaliyle kaçışıdır. Zira insan, hâlden anlamayanın gölgesinde soluklandıkça iç iklimi değişir; o loş ve havasız kuytularda, zihnin dehlizlerinden sızan bir rutubetle ruhun çehresi yavaş yavaş metafizik bir küfle kaplanmaya başlar. Böylece benliğin derinliklerinde, fark edilmeden büyüyen bir kararma, zamanla insanın varlığını kuşatan sessiz bir çözülüşe dönüşür.
Bu küf, bildiğimiz bir ekmek parçası üzerindeki yeşilimsi-grimsi emare değildir; yaşanmamış heveslerin, boğazda düğümlenmiş feryatların ve asırları devirecekken dilsiz bırakılmış sözlerin yarattığı bir varlık çürümesidir. Eğer gönül, dünya denen bu devasa bedestanda kendi hürriyet sancağını dikemezse; üzülerek dile getiriyorum ki; sahte dostlukların geniz yakan, ağır kokulu rutubeti iç âlemi sinsi, kurşunî bir kefen gibi sarar. İnsan kendi özüne, kendi atomlarına öyle bir yabancılaşır ki, varlığı kâinatın boşluğunda un ufak olup bir toz bulutuna dönüşerek silinip gider.
İçimizdeki bu gri veballi tabaka, bir buzdağı gibi ağırlaştıkça, ruhun kandili sönmeye mahkûm bir muma döner. Küf, sessiz bir cellattır özde; insanı ölmeden toprağa gömen, duygularını birer posaya çeviren ve kalbi henüz atarken onu bir harabeye mahkûm eden deccalî bir zemheridir.
Hüdai der bahtım kara / Günüm ermedi bahara / Dikeni bağrımda yara / Güle yaslandım ağladım
Bahtımız ceylanların seyir eylediği mavera, bazen de baharı müjdelemeyen kör bir kış… Peki ya o bağırdaki diken…Ruhun küf tutmasını engelleyen tek cerrahtır. Acı tazedir, acı diri tutar. İnsan acının yaydığı keskin sızıyı hissettikçe rutubete teslim olur. Ve biz o yarayı sarmak yerine, hâr içinde açan o eşsiz güle yaslandık; biliriz ki, küf kokusu ataletindeyse, gülün kokusuyla ciğerlerimizi açmak bizi yeniden var eder.
Lutfeyle beyim urandır / Gözümün yaşı barandır / Kaygılı gönlüm virandır / Hicrimi çeker ağlarım

Karacaoğlan’ın bu feryadı yükseldiği anda, sükûtun pası dökülür. “Lutfeyle beyim urandır” nidâsı, haksızlığın karşısında bir dağ gibi dikilmenin o heybetli ağırlığı başlar. Artık gözümüzden akan bir damla yaş; önüne kattığı bütün ağırlıkları sürükleyen, ruhun üzerindeki o pörsümüş küf tabakasını söküp atan bir barandır. Gönül dediğin kubbeleri sırmalı bir saray olmaktan çıkar, harabeler içinde bir viraneye döner. Ancak o virane, bu sefer eleme yenik düşmez. Ferah feza olduğu için küf tutmaz. Güneş giren o yıkık dökük hicran odaları, nemli karanlık kuytulardan çok daha sıhhatli gelir gönül meşkine.
Karacaoğlan düştü derde / Gece gündüz yanar narda / Hak kadı olduğu yerde / Kabrimden çıkar ağlarım
“Düştü derde” demek, bir kedere yuvarlanmaktan ziyade insanın kendi iç uçurumuna bakmasıdır. Şair, aşkın ya da haksızlığın kıyısından uzaklaşıp; ateşin tam ortasındadır. “Gece gündüz yanar narda” yandığı ateş, vicdanın közüdür. O köz ki, üstü kül bağlasa da içten içe kor kalır. Devran onun için artık saatlerle ölçülmez; içten içe yanan bir kıyamdır. Ve zemheri içinde gece gündüz yanmaya devam eder.
Haksızlığa uğramış bir ruhun feryadı toprağın altında mahpus kalamaz. “Hak kadı olduğu yerde” mısrası ise şiirin göğsüne çakılmış bir mühürdür. Burada dünya mahkemeleri susar. Beşerî teraziler kırılır. Hüküm, vakte değil hâkikate aittir. İlâhî adaletin kurulduğu o yüce divanda ne unutuş vardır ne erteleme. Şairin iddiası da buradadır: Eğer hak yerini bulmazsa, ölüm bile suskun kalamayacaktır.
“Hak kadı olduğu yerde, kabrimden çıkar ağlarım” diyen Karacaoğlan, ölümün o nemli, küf kokulu sessizliğini bile yırtıp geçer. Mezar hakikatin yankı odasıdır artık. Hakikat öyle bir nurdur ki, araya giren ölüm bile onun karşısında heybetini yitirir; toprak, haksızlığı daha fazla midesinde saklayamaz ve hükmü düşmüş, sırça bir perdeye dönüşür.
Toprağın sırça bir perdeye dönüşüp hakikati ele vermesi, insanın bittiği yerde başlayan o büyük iradenin tecellisidir. Şairin mezardan taşan o hiddeti, Karakoç’un mısralarında dingin bir limana varır. Küf kokulu karanlığı dağıtan şey “geceyi onaran bir mimarın” varlığıdır.
İnsan, dünya bedestanında haksızlığın narıyla yanmışsa, o küllerden yeni bir hisar inşa eden gizli bir el vardır. Karacaoğlan’ın “düştü derde” dediği o iç uçurum, Karakoç’ta “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafere” evrilir. Hakikatin o nuru, ölümü bile heybetinden ederken; geriye göğsümüzdeki o sürgün damarı ve kalbimizdeki o sarsılmaz merhamet çınarı kalır.
“Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır”

Ve nihayetinde toprak bedenleri örtebilir; fakat insanın içindeki gerçek ateş, ölümle bile kapanmaz; varlık âlemiyle konuşmaya devam eder. Ölüm bile bu yangını söndürmeye yetmiyorsa; demek ki ruhun küfüne sıkılan tek kurşun, kefenini yırtan o muazzam şahitliktir.

Tek kelime ile muhteşem bir yazı.. tebrik ediyorum. C. Yıldırım
Tebrik ederim
Sibel hocam; Tek kelime ile muhteşem bir yazı.. tebrik ediyorum. C. Yıldırım
Emeğine sağlık Sibel hocam.
Çok anlamlı güzel bir yazı olmuş
Tüm bu güzel ve de değerli yorumlarınız için teşekkür ederim
Sibel Orhan’dan yine harika bir yazı. Tebrik ediyorum. Başarıları daim olsun inşallah. 👏👏🤗