Taklidin Trajedisi: Mahmut YESARİ’nin Su Sinekleri (Onur Emrullah ŞAVLIĞ)
Kim Arar Kim Sorar/ Attila İlhan
Meyhaneler dağılmıştır
Sarhoşlar mağlup
Asfaltlar yıldırım hızıyla soğuyor
Hava durgun, yaprak kımıldamaz
Uzak lâternaların aydınlattığı geceyi
Kim arar kim sorar
En tenha rakıların
En ıssız kuytularından
Sırılsıklam tefrikalar çıkaran
Mahmut Yesâri Bey’i
Kim arar kim sorar
…
Mahmut Yesari
Gece dağılmıştır. Meyhanelerin ışıkları sönmüş, sandalyeler masaların üzerine kapatılmış, gürültü fecir hazırlığında çözülmüştür. Yalnızlık soğuyan asfaltın üzerine ince bir tabaka halinde yayılırken şair, edebî hafızanın kenarına itilmiş şu ismi sanki karanlıktan çekip çıkarır: Mahmut Yesari.
Haddizatında şair, bu tiradında sadece bir yazarı hatırlatma gayretinde değildir. Onun yaptığı sanatın nisyanla hatırlatma arasında kurduğu nizama edebî bir işarettir. Zira nisyan her daim değersizlikten doğmaz. Bazen zaman istikâmet değiştirir, bazen popüler olan el değiştirir. Böyle anlarda öne çıkan sanatçı da yekdiğeriyle yer değiştirir.
Oysa Mahmut Yesari, yaşadığı dönemde geniş okur kitlelerine ulaşmış, on yıllarca eserleriyle gazete ve dergi sayfalarında ona sadık okuyucusuyla birlikte nefes almıştır. Kimi zaman bir karikatürüyle tebessüm ettirmiş, kimi zaman bir roman kahramanıyla hafızalara yerleşmiş, kimi zaman da bir tenkidiyle edebî muhasebeye dâhil edilmiştir.
Ne var ki bir dönem yüksek sesle okunan metinler, zamanın seyri içinde pespaye metinlerin dahi gerisine düşebilir. Zaman tuhaf ve acımasızdır. Gürültüyü yankı sanır. Öyle ki bazen “asıl”ı “fasıl”la bile karıştırır. Ve bir an gelir ki patlayan ışıklar altında böğürmelerle birlikte gelen “köpek havlaması”nı dahi dönemine sanat (!) diye yazdırır.
Tam da bu sebeple gürültünün gölgesinde kalan bu isme yakından bakmak icap eder. O zaman sorumuzu soralım: Kimdir Mahmut Yesari?
Sağ tarafı felçli bir şekilde doğmasına rağmen küçük yaşta hattatlığa merak salan ve 18. yüzyılın en büyük hattatları arasına adını yazdıran, azmin timsali Hattat Mehmet Esat Efendi’nin torunudur Mahmut Yesari.
1895’te İstanbul’da dünyaya gelen Yesari, yazının bir sanat terbiyesi olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir hanede yetişmiştir. Babası, dönemin kazaskeri ve hattatı Mustafa İzzet Efendi’dir. Osmanlı coğrafyasının muhtelif köşelerinde yükselen pek çok mimarî eserin kitabesi, onun zarif hattıyla şekillenmiştir. Taşın üzerine nakşedilen yazı, bu ailede yalnız bir sanat değil; iradenin ve estetik anlayışın tezahürüdür.
Böylesi bir silsilenin içinde yetişen Yesari, bu havayı küçük yaşta teneffüs eder. Fakat o, kalemin istikametini mermere değil, hayata çevirir. Dededen ve babadan gelen kudret, onda hat sanatında değil; mizahın ince kıvrımlarında, hikâyenin iç sesinde ve tefrikanın gündelik ritminde kendini gösterir. Sanat ve edebiyat âlemine ilk adımını mizah dergilerinde neşrettiği karikatürlerle atması tesadüf değildir. Zira çizgi onda, taşın sessizliğinden sıyrılıp şehrin nabzıyla birleşmiştir.
1945’te İstanbul Yakacık Sanatoryumu’nda veremden hayatını kaybedinceye kadar velût kalemiyle yazmayı sürdüren Yesari, ardında hacmi kadar tür çeşitliliğiyle de dikkat çeken zengin bir külliyat bırakmıştır.
Cumhuriyet devrinin popüler anlatı damarında mühim bir yer tutan Yesari, birçok dergide öyküler, tiyatrolar, fıkralar, eleştiriler yazmış; karikatürler yapmış ve uzun yıllar geçimini gazetecilikle sağlamıştır.
İlk romanı “Namus”la kurmaca sahasına adım atan yazar, Tipi Dindi, Pervin Abla, Çoban Yıldızı, Bağrı Yanık Ömer gibi eserleriyle geniş bir okur kitlesine ulaşır. Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” eseriyle birlikte edebiyatımızın ilk işçi romanlarından biri kabul edilen “Çulluk” ise onun ismini “toplumcu yazarlar” arasına da yazdırır.
Onlarca öykü ve roman, elliden fazla tiyatro yazmış olan yazarın pek çok eseri de sinemaya uyarlanmıştır. Yazımızın konusunu teşkil eden Su Sinekleri’ndense 2000 yılında televizyon dizisi yapılmıştır. Vefatından yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen eserlerinin hâlâ anılır olması yazarın sadece dönemini değil üç beş kuşak sonrayı bile aydınlattığını anlatır.
Tanzimat Dönemi’nde “halk için” roman yazan Ahmet Mithat Efendi’nin ayak izine basan Servetifünun Dönemi yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi o da Cumhuriyet Dönemi’nde “sanat amacı gütmeyen halk yazarı” olabilmiştir. Halkı derinden etkileyen duygu ve düşüncelerden beslenen yazar; sanatını hayatın mihenk taşına dönüştürmüş, kahramanlarını bizzat halkın içinden çekip romanına almıştır.
Dünya görüşleri birbirinden farklı olsa da “Sanat ve hayat, sanat ve hakikat üzerinde fikri olmayan, fikir tasası çekmeyen şair; bence kuyruğu kıstırılınca ağlayan bir hayvancıktan farksızdır.” diyen Necip Fazıl gibi sanatının merkezine hakikati koymaya çalışmıştır.
Yesari için roman, yalnız bir hikâye kurma alanı değil; yaşananı kavrama ve aktarma çabasıdır. Bu sebeple o, selefi Ahmet Mithat Efendi gibi romantizmden yararlansa da sosyal meselelere realist hatta natüralist bir anlayışla ışık tutmaya daha çok gayret etmiştir. “Hikâyesini” daha iyi aktarabilmek adına Emile Zola’nın yaptığı gibi hayatın içine girmiştir. Fabrikada çalışmış, işçilerle yemek yemiş, komisyoncuları gözlemlemiş, memurlarla muhabbet etmiştir. “Su Sinekleri” için söylediği sözler bu yöntemin açık bir göstergesidir: “Kadıköy’de sinema hastası kızlar, delikanlılarla haftalarca dolaştım, kürek çektim ve iki sene Fransızca sinema dergileri okudum.”
Ne var ki bütün bu gözlemci dikkati kurmacaya taşırken karakterlerini çoğu zaman fizyolojik ayrıntılar yahut gündelik hayattaki aksülamelleri üzerinden inşa etmiş, ruh çözümlemesinde aynı derinliği her zaman sergileyememiştir. Kahramanlarının psikolojisini doğrudan iç çözümlemelerle değil, mekânın atmosferi üzerinden vermeye gayret etmiştir. Kahramanlarının adlandırılmasında karakterlerin ruh dünyasını gözeten bir incelik sergilese de kitaplarının adını çoğunlukla metnin merkezî imgesi belirlemiştir. Konumuz olan “Su Sinekleri” bu tercihin en belirgin örneğidir.

Taklit ve Kimlik: Bir Medeniyet Muhasebesi
“Su Sinekleri”; toplumun en hareketli ve en kırılgan kuvveti olan gençliğin, kimliğini yeni yeni inşa etmeye başladığı bir eşikte popüler kültürün görünmez elleri tarafından nasıl şekillendirildiğini anlatır. Romanın dünyasında gençlik, kendi sesini ararken dışarıdan dayatılan parıltılı imgelerin içinde istikametini şaşırır. Bu şaşkınlık ikliminde kültürümüzün köklü değerleri, gösterişe ve yüzeyselliğe meyyal yeni alışkanlıklar karşısında giderek aşınır. Geleneğe gösterilen hürmet ve itibar, zamanla yerini Batı’dan esen rüzgârlara büyülenmiş bir hayranlığa bırakır.
Bu çözülme tek tek bireylerle sınırlı kalmaz; gençliğin kimliğinde beliren her çatlak toplumsal düzeyde de karşılık bulur. Kültürü ayakta tutan bağlar gevşedikçe kuşaklar arasındaki mesafe derinleşir, müşterek zemin daraldıkça nesiller birbirine yabancılaşır. Davranışlarda, ilişkilerde ve zihniyette gözlenen bu değişim; aslında daha büyük bir kırılmanın işaretidir. Durgun görünen yüzeyin altında kaynayan gerilimse gençliği, “su sinekleri” misali çırpındıkça özünü besleyen damarlarından koparan bir girdabın içine sürükler.
Malumunuz, hiçbir şey tesadüfi değildir. Bu girdapta savruluş da keza öyledir. Zira o durgun görünen yüzeyin altındaki kaynama, münferit zaafların değil ta Tanzimat’tan beri süregelen kültürel istikamet değişikliğinin neticesidir. Gençliğin damarlarından o “kadim kan” bir anda değil, yıllar içinde adım adım ama istikrarını bozmadan ve sürekli fazlasını isteyerek çekilmiştir. Her devrin “yeni” diye takdim edilen fikir cereyanları, medeniyet iddiası taşıyan fakat köklerimize uzak ideolojiler; kimliğimizi zaman içinde usul usul boşaltmıştır.
Şimdi de “sıratımustakim”den kopuşun izini sürelim. O ilk çatlak ne zaman oluştu? O kadim damar hangi noktada incelmeye başladı? Kimliğimiz nasıl yavaş yavaş elimizden kaydı, buna biraz daha yakından bakalım.
Her şey önce gazete ve dergilerle başladı. Evlerimize giren o ince sütunlar, yalnız duvarlarımızı değil zihnimizi de yeniden şekillendirdi. Bilhassa Fransa’dan devşirilmiş her “izm”, hakikatin yalnız bir tarafına tutunmuş her fikir cereyanı, bize yeni bir dünya vaadiyle geldi. Biz de o vaadin cazibesine kapıldık. Nihayetinde üstat Sezai Karakoç’un deyimiyle “İslam medeniyetinin kendi otantikliğinden” uzaklaşmaya başladık.
Ne diyordu Bu Ülke’de Cemil Meriç: “İzmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Nitekim biz her “izm”le aslolan “hakikati” bıraktık da “gerçeğin” hatta “realitenin” peşine düştük. Bin dört yüz yıldır varlığın tüm şifreleri elimizdeyken, üstelik “güneş dolu tarih” cebimizdeyken bizler her “Buldum!” diyenin ardına takıldık. Aslolanı arayan “Hayy” gibi taşta, hayvanda hadi diyelim ayda, yıldızda bir meziyet bulup ışığına kapıldık. Böyle böyle ona, buna, şuna sarılıp giderken aklımıza örtü, gözümüze perde indi de kemiyet içinde kaybolduk. “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, / Muhammetsiz muhabbetten ne hâsıl?“ diyenleri de bu zaman içinde unuttuk.
Tabii fikir yalnız gazete, kitap sayfalarında da kalmadı. Zamanla sahneye, perdeye ve nihayet evlerimizin içine kadar indi. Yıllar içinde önce ekalliyetten zatlarla birlikte “tiyatro” girdi hayatımıza. Sonra “sinema filmleri” daha sonra “televizyonla” birlikte sanat adı altında yapılan bir “dizi” rezalet çıktı karşımıza. Yazılması bile hicap uyandıran çarpık ilişkilerin işlendiği senaryolarda hedef Müslüman, Anadolulu ailesiydi. Akabinde skeçler, sabah kuşağı, magazin, “kadın” programları hatta reklamlar üstlendi rolü. Nihayet sosyal medya, bütün bu mecraların tortusunu tek bir akışta toplayan girdaba dönüştü. Hızıyla fikri derinliğinden kopardı, tekrarın gürültüsüyle hakikatin sesini bastırdı. Ve fikir(sizlik); avuçlarımızın içinde, parmak uçlarımızın sürüklediği bir akışa karıştı.
“Utanırdı burnunu göstermekten sütninem / Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.” diyordu Üstat Necip Fazıl. Onun işaret ettiği o mahremiyet dünyasından zifaf gecesini dahi kayda alan bir teşhir çağının eşiğine gelinceye kadar yalnız zaman değil, ölçü de değişti. Çünkü bu medya artık yalnızca bir araç değil; fazlasıyla “sosyal”, göz önünde ve durmaksızın talepkâr bir zemine dönüşmüş durumda.
Her şeye gülen ya da her şeyden güldürü ve haz malzemesi tırtıklamaya çalışan, yine hemen her şeyden çok çabuk sıkılan, beş inçten yüz inçe kadar her tür ekrana bağlı bu nesil; kendisine gösterilen ne varsa içselleştirmekte ve üç dört yaşlarından itibaren başlamaktadır “Kanalıma hoş geldiniz!” demeye.
Daha önce büyük ekranlarda tek yönlü olan bu iletişim, ekran küçüldükçe çift taraflı bir hâl almış, mesafe kısaldıkça da tesir artmıştır. “Satılan” ne varsa tayy-ı zaman tayy-ı mekân yaparak doğrudan cana, kana, zihne dolmuş ve nihayet “dönülmez akşamın ufku” vuku buluştur. Artık aracı kalkmıştır. Yediden yetmişe herkes bu ekranlarda bir şeyler alıp pazarlamakta, hiçbir şey bulamazsa “içerik” üretmekte, o da olmazsa ruhunu haraç mezat satmaktadır da Faust’a bile parmak ısırtmaktadır.
Her şeyin değerinin parayla ölçüldüğü, muazzam tekellerin oluştuğu, haris bir şekilde sınırsız bir “sahip olma” savaşının yaşandığı bir dönemdeyiz. Ar, namus, haysiyet, aile, ahlak, din kavramlarının hayati unsur olarak görülmediği, ahde vefanın, derde dermanın yerine cevr ü cefanın hüküm sürdüğü devran içindeyiz.
Yalnız biz buraya birkaç günde, üç beş yılda gelmedik. Azar azar verildi zehir. Her “az” bizden çok şey götürdü. Damlalar göl oldu da göller derya. Ve biz “Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler.” misali, içinde bulunduğumuz hâlin farkına varamaz olduk.
İşte “Su Sinekleri” romanı da bu idrak tutulmasının erken bir işaretidir. Henüz kaynamanın su üstüne çıkmadığı fakat damarları ısıtmaya başladığı bir devrin nüvesi… Bu yüzden romanı kuru bir özetle tüketmek yerine, kahramanlarının izini sürerek o kaynamanın nasıl başladığını birlikte görmek daha yerinde olacaktır. Öyleyse ilk sözü romana bırakalım. Bu sözün açtığı yoldan bize düşen hisseyi arayalım. Buyurunuz:
Su Sinekleri
“Bir bahar sabahında doğan su sinekleri, o bahar akşamında öldüler. Ve ancak bir bahar güneşi gördüler…”
Yukarıdaki cümlelerle bitip 1932 yılında yayımlanan bu roman, su birikintileri üzerinde varoluşunu bir günde tamamlayan su sinekleri gibi Bostancı sahilinde bir bahar ayında aydınlanmalarını tamamlayan -en büyüğü on sekiz yaşında- bir grup kızın sinema tutkusu yolunda sürüklenişini anlatır.
Sinek deyip geçtiğimiz Yaradan harikası su sinekleri; dört bin gözüyle arkalarındaki nesneleri bile görebiliyorken Nuran, Sabbek, Fatma, Ayfer ve Dürdane magazin dergilerinin parlattığı yolun sonundaki çukuru fark edemezler. Bu çukur haritaya bakıldığında İstiklal, Tophane ve Cihangir’in kesişiminde yer alan romanımızın mekânı Çukurcuma değildir. Gerçi bugünkü Çukurcuma da Fatih’in fetih sonrası cuma namazı kıldırdığı o tarihî çukurdan bambaşka bir yerdir. Bizim sözünü ettiğimiz çukur bu kızların dillerinde “gramofon”, “plak”, “kartpostal”, “sinema”, “aktör” kelimeleriyle sinekler gibi üzerinde uçuştuğu ve kendilerini ateşe attıkları yerdir. Bostancı sahilindeki zahirde cennet bu çukurda kızların hayalleri, “mavinin” bin bir tonu arasında gider gelir. Ve bu gidiş geliş, hakikatin gözlerine gözlerine girmesine kadar devam eder.
Malumunuz, öz değerini yitirmiş, öz yeterlilik inancı zayıflamış insan; ya kendini toplumdan saklama ihtiyacı duyar ya da içindeki boşluğu daha derinlere gizleyebilmek için olduğundan daha üstün görünmeye çalışır. Görünürlük, eksikliğin örtüsü hâline gelir; parıltı, kırılganlığın zırhı olur.
Gençlikse bu kırılgan eşikte, bilhassa görünüm baskısı üzerinden manipülasyona en açık zemini teşkil eder. Oluşturulan moda algısıyla tüketime sevk edilen bu neslin “Bak, nasıl görünüyorum; nerelere gidiyorum; ne yiyorum?” mesajlarında ve beden merkezli cümlelerinde o üstünlük yarışının izlerini daha bariz görürüz. Lâkin bu yarış yalnız bugünün meselesi değildir. Asırlar ötesinden kulağımıza çalınan o eski sesin, her devirde başka bir surette zuhur edişidir.
İşte bu sesin 1930’lardaki yankısını konu edinen Su Sinekleri’nde bu yüzden Nuran, Nora; Sabbek, Sabiş; Fatma, Fati; Dürdane, Dora olur. İsimlerini dönüştürürken yalnız hecelerini değil, aidiyetlerini de törpülerler. Kendi isimlerinden bile hicap duyan bu gençlik, öz varlığından bu derece kopmuşken dönemin tüm yabancı aktris ve aktörlerini -hatta figürasyon oyuncularını dahi- yeni bir dinin müminleri gibi takip ederler.
Evlenmeleriyle, boşanmalarıyla; eşleriyle, çocuklarıyla; neleri sevip nelerden nefret ettikleriyle; nasıl güldükleri, nerede yemek yedikleri, yüzlerinin tam neresinde bir ben taşıdıklarıyla… Hepsi ayrı bir merakın, ayrı bir hayranlığın mevzuudur. Norma Talmadge başka bir yıldızdır (!), Norma Shearer başka. Dolores del Rio başka bir ufuktur (!), Dolores Brinkman veya Dolores Castello başka. Dorothy Gish, Dorothy Dalton, Dorothy Sebastian, Dorothy Gulliver, Betty Bronson, Betty Compson, Betty Lewel… gibileriyse bambaşka! Gençlerimiz uzayıp giden bu isimlerle günlerini doldururlar. Hatta bu resmigeçitle de yetinmeyip düşüne düşüne, araya araya dimağlarındaki hayalleri hakikatte mevcut görür, daha doğrusu benzetir, benzettiği kişileri aslının yerine koyar ve onlara da muhayyilesinde büyüttüğü sevginin aynısını beslerler.
Bir gün Valentino’yu kaşı, gözü, boyu posuyla vapurda bulur. Başka bir gün sinema kapısında bir gencin yürüyüşünde Villi Friç’i yakaladıklarını sanırlar… Dedik ya bu ince ruhlu, hassas yaradılışlı kızlar; gördükleri her sureti hayallerindeki yıldızlara benzetmeye hazırdır. Ve benzettikleri o hayali sureti, gündelik hayatlarında da yaşatmaya çalışırlar.
Bir sinema aktrisinin “etiquette”iyle, “bonjour” diyerek selamlaşır; “bleu de Prusse” krepdöşinden “şevyot” eteğine, “ocre” çorabına varıncaya kadar her ayrıntıyı gösterme telaşına kapılırlar. Kelimeler dillerinde yabancı, fakat hevesleri yerli ve yakıcıdır. Görünmek, benzemek ve beğenilmek arzusu, üzerlerine giydikleri kumaştan daha sıkı sarar bedenlerini.
Yesari, bu tipleri kuru bir tasvirle değil; keskin bir gözlem ve ince bir ironiyle tanıtır. Onun kaleminde “sonradan görmeler” yalnız bir sosyal zümre değil, ruhî bir arızanın temsilidir:
“Sonradan görmelerde bir şey almak, yapmak, para harcamak, ruhi olduğu kadar uzvi bir hastalık halindedir. Gözleriyle, dilleriyle, etleriyle, burunlarıyla, kulaklarıyla; görmek, tatmak, dokunmak, koklamak, duymak isterler. Alamıyordum, alayım; yapamıyordum, yapayım; harcayamıyordum, harcayayım; aldığımı, alabileceğimi; yaptığımı, yapabileceğimi; harcadığımı, harcayabileceğimi göstereyim, durayım endişesi, bütün huzurlarını kaçıran bir kuruntu, bir korkudur. Kendi zevkleri, istekleri yoktur. Önde gelen hisleri, daima etraflarını kontrolle meşguldür. Filan bunu almış, bunu yapmış, bu kadar harcamış; falan şunu alacakmış, bunu yapacakmış, şu kadar harcayacakmış düşüncesi arzularını düzeltir, zevklerine hâkimdir.”
Bu satırlarda görülen şey yalnız tüketim hırsı değil; derin bir var olma sancısıdır. Sahip olmakla yetinmeyen, sahip olduğunu göstermekle teskin olmaya çalışan bir ruh hâli… İşte “Su Sinekleri”nin genç kızlarında da bu sancı, henüz parıltı sandıkları bir boşluğun içinden yükselir.
Bunların yanı sıra yazar bize üç ayda bir maaş alan, günün erzakını bakkaldan veresiye, fırından durasıya isteyen anne- kız- torun silsilesinden bahis açar: Tek keyfi, kahvesini, sigarasını alıp köşe penceresinin önüne oturarak sokağı seyretmek olan peygamber yürekli Nebiye Hanım… Bir elinde otuz üçlü necef tespihi, diğer elinde lokmanruhu, ağzında Ziya Paşa’dan mülhem “Sübhane men tahayyere…” mırıldanarak evin içinde ruh gibi dolaşan Ruhsar Hanım… Ve hakiki dünyasının farkına varamayıp kendine kurduğu dünyada hakikate çarpana kadar uçan tatlı su sineği başkahraman Sabbek…
Mahmut Yesari eserin ilerleyen sayfalarında karşımıza yukarıda saydığımız “su sinekleri”nin konacağı “pisliği” de çıkarır. Bu “Sülük bıyıklı, uzun favorili, altın zincirli, Allah’ın yarattığı şekli beğenmeyip kendilerini sinema kapılarını süsleyen aktörlere benzetmeye çalışan, dolayısıyla en nihayetinde birbirine benzeyen, bir gün Raşel Hanım’la diğer gün Anjel’le dolaşan, kokainman ve janti” gençler bize fosforlu yeşil sinekleri kendilerine çeken necis yığınları hatırlatır.
Farklı mahalde yaşasa da aynı istikamette savrulan Nezahat Hanım da bu zümrenin başka bir yüzüdür. Eşini ve çocuğunu evde bırakıp sık sık “süt hala”, “süt teyze” gibi bilumum akrabasına diye birkaç gecelik yatılara giden, vücudunda tuhaf morluklar ve içkiye benzer kokular eşliğinde evine dönen bu kadın da romanda ayrı bir siyah tiptir.
Yesari romana beyaz tipler koysa da bunları belki de konudan kopmamak adına işlememiş, konuşturmamış, haletiruhiyeleriyle vermemiştir. Bunlar romanın içine siyahı belirginleştirmek için konulmuş gibidir. İnsanı tek yönüyle yakalamaya çalışan Yesari, toplumun problemlerini verebilmek için bu kişilerde detaya girmemiş ve bu kahramanlar da romanda tip olarak kalmıştır. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu yüzden bunlardan da bahsedilmez. Olay zincirinin son halkasında ana kahramanlar hakikatten kaçışta Goethe’nin Werther’inin efsanevi yöntemine benzer bir yola başvururlar. Kahramanlarımızın olgunlaşma serüveni de bu olayın akabinde vuku bulur.
Werther’in gölgesi, romanda bir taklit değil; bir çarpışmadır. Hakikatten kaçış sandıkları o son adım, aslında yüzleşmenin başlangıcı olur. Yesari’nin genç kızları, parıltının peşinden giderken ilk defa karanlığı tanır. Hayranlıkla kurdukları dünyanın ne kadar ince bir yüzeyden ibaret olduğunu sarsılarak fark ederler.
Mahmut Yesari’nin “Su Sinekleri” romanı, tabii yalnız sinema hevesine kapılmış birkaç genç kızın hikâyesi değildir. Roman, modernliği şekil ve isim değişikliği zanneden bir zihniyetin, hakikate temas ettiği anda yaşadığı kırılmayı anlatır. İsimlerini Nora’ya, Dora’ya dönüştürenler; sonunda kendi adlarının ağırlığıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. Sonunda taklit edilen yıldızlar, bir bir söner ve kahramanlar çirkefin karanlığında kalırlar.
Bitirirken: Her Devrin Bostancı Sahili
Kabul edeceğiniz gibi Yesari’nin anlattığı mesele yalnız 1930’ların Bostancı sahiline has değildir. Özümüzü kaybettiğimizden beri her devirde bir “Bostancı sahili” gençlerimizi çirkefine çekmektedir. Dün bir kıyıydı, bugün başka bir meydan; dün bir gazino ışığıydı, bugün cebimizde parlayan bir ekran… Suret başka olsa da mahiyeti, sireti hiç değişmedi. Ve o savruluş hiç eksilmedi. Hatta çağ ilerledikçe çamur derinleşti, ışık çoğaldıkça gölgeler uzadı. Şimdi o sahil yalnız bir semtin hududunda değil; şehrin kalbinde, evlerimizin içinde, avuçlarımızın arasında. Her zamankinden daha görünür, her zamankinden daha cazip ve her zamankinden daha talepkâr. Ve gençlik, bir zamanlar tek bir kıyıda oyalanırken, bugün her yönden uzanan sayısız sahilin çağrısıyla yüz yüze.
Bu yüzden mesele yalnız bir devrin meselesi değildir. İsimler, nesiller değişse de o “dosdoğru yol”a varış maalesef gerçekleşmemiştir. Yazımızı nihayete erdirirken şunu da söyleyelim: Dün Bostancı’da görünen manzara, bugün gördüklerimizin karşısında çocuk eğlencesidir! Şimdilerde her türlü pislikten “eğlence” devşirmeye çalışan bizler için bu kartpostal biriktirip “sanatçı” denen birkaç müptezeli taklit etmek gülünesi bir şeydir. Ancak kabul edersiniz ki özden kopuş, yoldan sapış için en ufak bir yalpalama yeterlidir. Keza bugünkü vardığımız nokta, bunun en bariz örneğidir.
O yüzden bu hakikati gören ariften münevverler günümüze gelene kadar kendi devirlerindeki savruluşları kıyasıya eleştirmiştir. Bunlardan biri de “Bayrak” şairi Arif Nihat Asya’dır. Biz de şimdi son sözü üstadımıza bırakalım ve şaşırmışlardan yola çıkarak sana, bana, bize dair ne söylemiş ona bakalım:
“Sen Hristiyan mısın? diye sorsan darılır
Yılbaşında hindi kaz yemesine bayılır
Çam deviren hindi ki nasıl mümin sayılır
Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz
Batı, Batı diyerek eyvah hep batıyoruz”
Bu Yazı Onur Emrullah ŞAVLIĞ Tarafından Yazılmış Olup Yazarının Rızasıyla Sitemizde Yayınlanmıştır.



Harika bir inceleme yazısı… Geniş oylumlu, çarpıcı, etkileyici, düşündürücü, akıcı, özgün bir yazı… Eğtimci-Yazar Onur Emrullah Şavlığ’ı yürekten tebrik ediyorum. Yüreğine ve kalemine sağlık… Nice güzel, nitelikli yazılara imza atması dileğiyle… Selam, dua ve muhabbetlerimle…