Kudüs (Mescid-i Aksa) Ziyaretimizden İlginç Tespitler
29 Ocak-1Şubat 2023 tarihinde dört günlük Ankara’dan –Kudüs’e (Mescid-i Aksa) bir grup öğrenci ve öğretmenle (aileleriyle) yapmış olduğumuz ziyaretin bizlerde oluşturduğu ilginç izlenimleri gezi gözlem mantığı çerçevesinde sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Bu ziyarete çıkmadan önce Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı isimli eseri ve Prof. Dr. Bünyamin Erul’un Kudüs ve Aksa isimli eserlerini okumak ayrıca internetten İsrail, Filistin, Kudüs ve Mescid-i Aksa’yla ilgili çeşitli kaynakları gözden geçirmek çok faydalı oldu.
Ziyaretimizin detaylarına girmeden önce İsrail- Filistin hakkında kısa öz bilgileri vermekte kanımızca fayda vardır.
| Yüzölçümü | 20.770 Km. |
| Dili | İbranice (Arapça) |
| Dini | Musevilik (Müslümanlık, Hristiyanlık) |
| Önemli Şehirleri | Telaviv, Kudüs, Nasıra, Hayfa, Rişon,LeTsiyon, Yafa, Asdod |
| Nüfusu | 9,5 milyon |
| Para Birimi | Yeni İsrail Şekeli |
Ziyaretimizin ilk günü uçağımız Ankara-İstanbul bağlantılı olup İstanbul Havalimanından başlayıp İsrail’in Tel Aviv kentindeki Ben Gurion Uluslararası Havalimanına yaklaşık iki saatlik sürede (1120 km. ) indik. Her gün İsrail’e Türkiye’den en az 15 uçak gitmektedir. Yaz mevsiminde bunun 30’a kadar çıktığı yetkililerce ifade edildi. İsrail Ben Gurion Uluslararası Havalimanı’nın binalarında ilk gözümüze çarpan husus düzenli olan terminal binasının Akdeniz bölgesinde yaygın olan beyaz taşlardan (mermer) yapılmış motiflerle süslü olması. Bu motifler gelen-giden yolcularda bir taşa vurulan sanatın izlerini hatırlatır biçimde olması. Havalimanında uzun süren işlemlerden sonra havalimanının dışında bizim grubu (yaklaşık 45 kişi) bekleyen otobüse gitmemiz beş on dakika sürdü. Rehberimiz bizi orada karşıladı.
Pırıl pırıl bir Akdeniz iklimi altında sabahın aydınlığıyla Tel Aviv’in devasa binalarının gölgesinde istikametimiz dünyanın en eski kentlerinden birisi olan Yafa kentine. Burası adeta Tel Aviv’le birleşmiş gibi olup bir liman kentidir. Kısa sürede Yafa ’ya vardık.
Kentin merkezinde II. Abdülhamid’in yadigârı olan saat kulesi bizi hoş geldiniz dercesine karşıladı. Grubumuz otobüsten inerek şehrin iç caddelerinden sahile doğru yürüdük. Aman Allah’ım! Ne muhteşem manzara sahil boyunca altın kumsal masmavi bir denizle sarmaş dolaş. Kıyıda insanların denizin keyfini çıkarırcasına dolaştıklarını gördük. Yafa portakalıyla dünyada ünlü olup ayrıca Yafa’da çok çeşitli camiler, tarihi yapılar bulunmaktadır. Ne yazık ki Osmanlı mezarlığının taşlarının fanatik Yahudilerce tahrip edilgini gözlemleyerek asıl hedefimiz olan Kudüs’e doğru (Yaklaşık 60 km.) yolumuza devam ettik. Bir saate yakın süre içinde Akdeniz iklimin etkisinde olan yeşillikler arasındaki zeytin, asma bahçelerinin etrafından, düzenli tarım arazilerinden geçtik. Yollar otoban kalitesinde olup yoğun ve düzenli.
Otobüsümüzün penceresinden yol tabelalarından Kudüs’ün yaklaştığını görünce bizleri inanılmaz bir heyecan bastı. Uzaktan altın kaplamalı Kubbet’üs Sahra’nın altın sarısı rengini görünce daha da heyecanlanıp dualar okumaya başladık.
Şehrin Batı kesiminden girdiğimizde çok düzenli tertemiz caddeleri izleyerek raylı sistemin kenarı boyunca ilerledik. Çok düzenli, ihtişamlı taş kaplamalı binalar dikkatimizi çekti. Doğuya doğru ilerlerken hat boyunca şehri doğu-batı boyunca ayıran devasa uzayan duvar gördük, rehberimizin ifadesiyle bu Kudüs’ü ikiye ayıran duvar, Doğu Kudüs Filistinliler Batı Kudüs ise İsrailliler için sınır çizgisiymiş. Vay be! 21. Yüzyılda utanç duvarı gibi Filistinliler buradan geçemiyor. Ayrıca şehirdeki otobüs vs. duraklarının önü bariyerlerle kaplı birer kolluk gücüde burada bekliyor durumda. Şehrin içinde silahlarıyla gezen çok sayıda kolluk gücü ise gezmekteydi. Doğu Kudüs’te bulunan otelimize yerleşip, yürüme mesafesinde olan Mescid’i Aksa’ya rehberimiz önderliğinde yürümeye başladık.
Batı Kudüs’te olan temizlik ne yazık ki Doğu Kudüs’te yoktu. Hatta çöp konteynerleri yerine günlerce alınmayan damperli kamyon kasaları vardı. Buna rağmen caddeler, kaldırımlar düzenli (mermer taş kaplı) insanın yüzüne gülümser şekildeydi. Mescid’i Aksa’nın 11 kapısı varmış 9’u açıkmış bize gösterilen Bab’üs Zehra (Zehra Kapısı) kapısından düzenli bir biçimde içeri girmeye başladık. Çok sıkı biçimde kolluk güçlerince kontrol edildik. Her taraf adeta asker polis kaynıyordu. Hatta zenci polisler farklı milletlerden kolluk güçleri yüksek para vadiyle getirilmiş, insan öldürmekten zevk duyan kolluk güçleriymiş.
Türkiye’den gelen turist olduğumuzu görünce Yahudiler, Filistinlilere ve diğer insanlara karşı olan tutumlarından daha müsamahakâr davranıyorlardı ama yine de sıkı kontrolle surlardan içeri girdik. Hatta gözlerinin tutmadığı kişileri kolluk güçleri içeriye almayıp saatlerce bekletiyorlarmış.
Rehberimiz bizleri Kubbet-üs Sahra’ya götürerek Miraç’da Peygamberimizin buradan Mirac’a çıktığını, Kübbet-üs Sahra içindeki Muallak Taşının altına inip namaz kıldık. Sekizgen şeklinde olan Kubbetü’s-Sahra’nın dışı Türkiye’den gelen çinilerle süslü olup muhteşem güzelliktedir. Kubbesinin altın kaplamasını Ürdün kralının yaptırdığını rehberimiz ifade etti. Hemen az ilerisinde olan ilk kıblemiz olan Kıble mescidine gittik. Burada namazlarımızı kıldık. Ömer mescidi de denilen bu muazzam mabedin mihrabı Selahaddin Eyyubi tarafından minberi ise Şam’da Nurettin Zengi tarafından yaptırılmış olup. Selahaddin Eyyubi zamanında bu mekâna konulmuştur. Dikdörtgen şeklinde olan bu mabet bizlerde heyecanla birlikte muhteşem bir uhrevi ilgi uyandırdı.
Peygamber efendimizin Mekke’den Kudüs’e Burak’la geldiği ve burada bunu bağladığı duvarın olduğu yerdeki Burak Mescidini ziyaret ettik. Hz. Meryem’in, Hz. Zekeriya’nın ders verdiği bu mekanları uhrevi bir atmosfer atında dualar eşliğinde gezdik.
Mescid-i Aksa’nın etrafını gezerek (144 dönümlük) bu alanda çeşitli şadırvanlar, sebiller medrese binaları, diğer küçük mescitleri gözlemledik. Bahçesindeki özellikle zeytin ağaçlarına hayran kaldık. Bu zeytin ağaçlarından elde edilen yağ eskiden buranın kandillerinde yanarmış. Hatta peygamber efendimizin “Gücü yeten Mescid-i Aksa’yı ziyaret etsin, gidemeyenlerse kandilleri için yağ göndersin.” Mealinde hadisi bulunmakta olduğunu yine rehberimiz ifade etti. Mescid’i Aksa’nın etrafında Müslüman, Ermeni ve Yahudi mahalleri Osmanlı döneminden beri orijinalliklerini koruduğunu gördük. Hatta burada Müslüman mahallesinde İmad isimli Türk dostunun taş kubbe altındaki kahvehanesinde güzel demlenmiş çay içtik. Burada Türkiye okumuş, eğitim almış bir sürü Türk hayranı ve dostunun Türkiye hakkında güzel şeyler söylediklerini işittik, milletimizle kıvanç duyduk.
İkinci gün Filistinlilerin işgal altında bulundukları El Halil kentine gittik. Burası tıpkı basında yer aldığı gibi gerçekten 21. Yüzyıla yakışmayacak biçimde esaret altında. Beton bariyerler, demir parmaklıklar ardında hapsolmuş insanlar dış dünyaya kapalı Filistin toprakları. Açlık sefalet içinde insanlar. Burada Hz. İbrahim, Hz. Yusuf, Hz. İshak ve Hz. Sare’nin kabirlerini daha pek çok yeri ziyaret ettik. Hz. İbrahim’in kabrinin yarısı Musevilerce yarısı Müslümanlarca ziyarete açık. İki semavi dinin atası olan bir peygamber paylaşılamamış. Buradaki camide namaz kıldık.
Mabedin dışında yalınayak, üstü başı dağınık, hüzünlü çocuklar etrafımızı sardı. Kimisi çanta, kimisi Filistin örtüsü, kimisi bilezik, teşbih vs. satmaya çalışıyorlardı, hem yardım olsun hem de bu zavallı çocukları kırmamak için alış veriş yaptık. Hepsi de bizlerin Türk olduğunu biliyorlardı. Zira Türklerden ve Allah’tan başka yardımcılarının olmadığını ifade ettiler. Demir bariyerlerden İsrail kolluk güçlerinin uygun olmayan bakışları atında şehirden çıkmak üzereyken üstü açık bir tabutla bir gencin cenazesinin Arapça sloganlar altında gidişini gördük. Yolu kapattılar. Durumu biraz araştırınca önceki gün İsrail askerleri tarafından sorgusuz sualsiz katledilen bir Filistinli olduğunu öğrendik. Bu tür hadiseler her an olduğunu amaç buradaki insanları tamamen yerlerinden yurtlarında etmek veya asimilasyona uğratmakmış.
Yol boyunca üzülerek gelirken rehberimiz buradaki Filistinlilerin kendi arazilerine araçla gitmelerinin yasak olduğunu belirtti. Filistinlilerde İsrail dünyaya rezil olsun diye bu devirde eşekle arazilerine gittiklerini rehberimiz ifade etti. Sebebini sorunca da araçla giderseler suikast düzenlerler diye İsrail’ce yasakmış, bu ne büyük bir korku. Hatta şunu ifade edebiliriz ki Tel Aviv’e indiğimizden beri İsrailliler her yerde müthiş bir endişe ve korku içinde yaşıyorlar. Bunu her yerde hissetmek, görmek mümkün. Belki de yaptıkları haksızlık zulüm ve işgalin bedeli bu olsa gerek. Grubumuz bu gün çok üzüldü, işgal ve zulmü yerinde gördü, gözyaşlarımız ılık Akdeniz akşamının rüzgârına karıştı.
Ziyaretimizin üçüncü günü Lut gölü ve Eriha kentine gitmek için yola koyulduk. Burası da Kudüs’ün Doğusunda yaklaşık 30-40 km. mesafede olup çöl bölgelerinden Bedevi yerleşim alanlarından geçerek ulaştık. İsrail küçük bir devlet olmasına karşın kıyı boyunca Akdeniz’in etkisinde iç kesimlerse tamamen çölle kaplı. Buralar da çeşitli tarımsal çalışmalar olmasına rağmen bir kısım yerlerde istenilen düzeyde değil, Bedevilerin deve sürüleriyle yaşamakta olduklarını bu ziyaret boyunca gördük.
Lut gölü (Ölü deniz) yeryüzünün en alçak gölü olup (-396 m.) etrafı tamamen çöl olmasına rağmen İsrail’in modern tarım çalışmaları sayesinde çok düzenli ve güzel hurma bahçelerini gördük. Yine buranın karşı tarafının Ürdün toprakları olduğunu burada terk edilmiş karakol binaları olduğunu 1967 İsrail Arap savaşında (Altı Gün Savaşı) Arapların bir tek kurşun atmadan gittiğinin delili olarak karakol binasında bir tek kurşun izi olmadığını üzülerek gördük. Anladık ki kızdığımız her İsraillinin liseyi birince erkeklere beş yıl kızlar ise iki yıl askerlik yapmadan üniversiteye gidemediğini hayata atılamadığını duyunca da çöl safarisi ve zevki sefa yapan Arap kabilelerine de eyvah dedik.
Eriha’ya gidince tamamen Filistin toprağı olduğunu anladık. Filistin bayrağı her yerde. Burasının daha serbest olduğunu anladık. Buraya İsrail vatandaşları giremiyor. Zaten tabelalarda da burası tehlikelidir diye yazıyor. Burada en güzel Kudüs hurmasını aldık. Zira Kudüs’te yapılan alış verişin parası vergi olarak İsrail’e gidiyormuş burada ise doğrudan mazlum Filistinlere gidiyormuş. Dönüş yolumuzda Hz Musa’nın türbesine uğradık. Çölün ortasında bir vaha gibi sade ve uhrevi bir yapıda namazlarımızı burada eda ettik.
Dördüncü ve son günümüz de ise her zaman fırsat buldukça namazlarımızı eda ettiğimiz Mescid-i Aksa’yı tekrar ziyaret ederek Yahudilerin “Ağlama Duvarı” na gittik. Tevrat’tan çeşitli metinleri inleyerek ağlar gibi okuyan Yahudileri gördük. Mescid’i Aksa’nın duvarlarına dileklerini içeren yazılı kâğıtları soktuklarını da Ağlama Duvarında gördük. Buradan çıkarak Zeytindağı’na gittik. Mescid’i Aksa en güzel buradan görünüyor, Kudüs’ün manzarası harika. Buradaki yamaçta Yahudi mezarlıkları var. Buraya gömülmek Yahudilerce çok değerli ve pahalı. Zeytindağı’nda Selmani Farisi Camii ve makamı, Rabiat’ül Adeviye makamı, Hristiyanlarca Hz. İsa’nın göğe yükseldiği yer olarak kabul edilen (Yükseliş Mabedi) yerleri ziyaret ettik. Buradan Kidron vadisinde bulunan Milletler Kilisesi, Rus Ortodoks kilisesi, Ermeni Kilisesi vs. gördük.
Bu mekânları yaya gezerken zaman zaman yorulunca aklımıza Kudüs şairleri Sezai Karakoç, Mehmet Akif İnan ve Nuri Pakdil’in şiirlerinde ifade ettiği duygu ve heyecan geliyor. Hatta Nuri Pakdil’in “ Yürü kardeşim! Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin”. Bizler de bu aşkla şevkle Kudüs gücüyle yürüyoruz adeta sonsuzluğa gidercesine.
Otelimize gelerek son hazırlıkları yaptık. Bir hüzün bulutu ve bardaktan boşalırcasına yağan Akdeniz yağmurları altında Tel Aviv’deki uçağımıza binmek üzere otelimizden kısa süre içinde ayrıldık.
Rehberimizin aklına Hz. Davud’un türbesini ziyaret etmediğimiz geldi. Yolumuz üzerinde bulunan bu yere gitmeye karar verdik. Buraya kısa süre içinde vardığımızda Yahudi cemaatinin havrada ayinine denk geldik. Erkekler ve kadınları ayırarak, erkeklerin başını kapattırarak bizleri Davut peygamberin makamına aldılar. Yahudiler Davut peygamberi kral olarak biliyorlar. Burada bir hamam bizlerin Türk olduğunu anlayınca bize Türkçe bir broşür verdi. Bu broşürde “ Tanrının yardımıyla, arkadaşlarımızla kesinlikle rekabet etmeyelim, dünya üzerindeki hiç kimseyi üzmeyelim…” yazıyordu.
Bizler de bunların üç semavi dinde de ortak değerler hatta Kuran’daki Evamir’i Aşere (on emir) olduğunu ifade ettik. Ayrıca çok güzel de uygulamada uygulayan hiç yok deyince hamam kendisinin İstanbul’da büyüdüğünü Türkiye’yi çok sevdiğini ifade ederek bizimle sohbete daldı. Kendilerinin tarih boyunca çok çile çektiklerini, yurtlarından defalarca sürüldüklerini ifade etti. Bizler de yine Ya sizlerin aynı soydan geldiğiniz Filistinlilere yaptınız nedir deyince de hiçbir şey söylemeden işi suskunluğa verdi.
Otobüsümüz Kudüs’ten ayrılarak Tel Aviv’deki havalimanına doğru gelirken kısa süre içerisinde binlerce yılın kadim kentinin ne çok kültürel ögeyle dolu dolu olduğunu düşünmeye başladık. Gerçekten Gökte yaratılıp yeryüzüne indirildiği söylenen bu kutsanmış şehrin yüzyıllar boyunca ne acılara, ne sevinçlere nice peygamberlere üç semavi din içinde nice kutsallara tanıklık ettiğini düşüne düşüne yolumuza revan olduk.
Ben Gurion Uluslararası havalimanından Akdeniz’in yeşilliklerinden yükselip, gökyüzünün mavilikleriyle Türkiye’ye doğru yöneldiğimizde arkamızda mazlum gariban Türkiye’den başka sahip çıkanlarının az olduğu işgal altında bir Filistin halkını ve her gün korku altında bir suikastta ölüm endişesi taşıyan bir İsrail halkını bırakıyorduk.
Özetle; ne yazık ki ataları üst kuşaklarda birleşen, üç semavi dinin mekânlarının bulunduğu, pek çok ortak kültürel ögelerin olduğu bu Ortadoğu halkına yıllardır barış yüzü haram olmuştu. Her üç dinin de gayesi iyi insan olmak ve cennete nail olmak olduğu halde bu kutsal mekânları zaman zaman cehenneme çevirmektedirler. Temennimiz odur ki her üç semavi dinin Kutsal mekânlarının bulunduğu bu coğrafyaya bir an önce bu üç semavi dinin aslına uygun huzur gelerek barış içinde birlikte yaşamak nasip olur.
