Resim2

    

Şiraz’a gelip de Hafız’ı görmeden gitmek olmazdı, saygısızlık olurdu. Ben genelde bir yabancı şehre gittiğimde mutlaka oranın manevi şahsiyetlerini ya dirisini veya bulamazsam ölüsünü mutlaka ziyaret ederim. Şimdi Şiraz’dayız ve buranın önemli şahsiyetlerden Hafız’ı görmeye gittik.

Hamid, bizi Hafız’ın mezarının yanında indirdi. Bu arada mezarın etrafında seyyar kitapçılar vardı. Ben kitapçıları görünce Hafız’ın ve Sadi’nin kitabını almak istedim. Kitapları karıştırdık en sonunda Hafız ve Sadi’nin kitaplarını kapsayan üç kitaplık bir seti beğendim. Pazarlıklar sonucu 900 tümene aldım. Mezarın kapısının önünde hafız falcıları vardı. İran’da hafız falları meşhurdu. Hafız’ın divanını elinize alıyor ve niyet ediyorsunuz. Açtığınız sayfadaki Hafız’ın şiirinin son beytini okuyor ve niyetinize göre yorumluyorsunuz. Kapıda bu beyitlerin kartlar haline getirilmişi var. Kartlara niyet edip çekiyorsunuz ve size çıkan yorum falınız oluyor. Eskiden bizim İstanbul’da niyetçiler vardı. Küçük cam fanus içerisinde niyet kağıtları olur, yanlarında sizin adınıza bunu çeken bir tavşan olurdu. Burda da hafız fallarının kartlarını kuşlar çekiyordu. Kimisinde muhabbet kuşu, kimisinde güvercin vardı. İlginç bir sektöre dönüşmüştü. Paramızı verip turnikeleri geçip içeri girdik…

Şimdi Hafız’ın mezarının başındaydık ve benim gözlerim Yahya Kemal’in bahsettiği gülleri arıyordu. İşte size Yahya Kemal Beyatlının Rindlerin ölümü şiirinden Hafız’ın mezarı

  RİNDLERİN ÖLÜMÜ

  Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

  Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

  Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

  Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

 

  Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

  Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

  Ve serin serviler altında kalan kabrinde

  Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

               Selviler  arasındaki Hafız, gerçekten ölümüyle de vakur ve insanları ayağına getiren kişiydi. Hafız’ın mezarı çok kalabalıktı. İşin ilginç yanı yabancıdan çok yerli vardı. İran halkı Hafız ve Sadi’yi çok seviyor ziyaret ediyorlardı. İran halkı aslında duygusal ve şiirsel bir halktı. Şiiri ve şairleri seviyorlardı. Bunu tüm İran’da görmek mümkündü. Bindiğiniz taksi şöförü size bir beyit okuyabilir, eski şairlerden bahsedebilirdi. Siyasetçiler konuşmalarını şiirler ve beyitlerle süslerlerdi. Bir şiir okudu diye siyasetçiyi hapse atmak diye bir düşünce akıllarından bile geçmezdi. Otobüslerde, kafelerde şiirler okunur, şiir dinletisi yapılırdı. İran gezilerimizde avm’de bir şiir dinletisine rast geldik. İnsanlar şiire, şaire ve müziğe önem vermişlerdir. Tahran’da ve diğer şehirlerde sokak müzisyenleri gördük ve insanlar onları dinledikleri gibi önlerindeki mendile de para atıyorlardı. Şairler burada büyük değer görüyor ve onları himaye eden zenginler, devlet adamları oluyor. Halk da onları seviyor. Sadece eski dönem şairleri değil günümüz şairleri için de bu böyle geçerli. Tebriz’de Şehriyar’ın evi ve mezarı bir müze yapılmış insanlar hürmet gösteriyorlar.

İran şiiri, dünyada kendisine ait bir ekol haline gelmiş ve dünya şiirlerini, şairlerini de etkilemiştir. Bunun bir örneği Goethe’nin Hafız’a ithafen yazdığı West-östlicher Diwan ‘ı şiir de önemlidir ki ben Rilke’nin şiirlerinde de biraz Hafız tadını alıyorum, büyük olasılıkla ondan etkileşim olmuştur. West-östlicher Diwan’ı, Goethe’nin İran stilinde özellikle Hafız’ın şiirlerinden etkilenerek kaleme aldığı büyük çoğunluğunu 1814-1819 yılları arasında west oestlicher diwan adıyla yazdığı on iki bölümden oluşan divanıdır. Yazarın doğu üstündeki fikirleri ve hissettiklerinin bir yansıması olarak kabul edilir ve derler ki Almancanın söyleniş olarak alabileceği gelmiş geçmiş en melodik ve yumuşak eserlerden biridir. Goethe’nin İslam’a olan ilgisi, Batı’da dini ve inançsal yanından çok felsefi olarak ele alınan bir fenomendir. Batı-Doğu Divanı’nın lirik benliği (şiirde okuyucuya seslenen) bir Müslümandır ve eserde Müslüman öğretiler açıkça yer almaktadır. Örneğin:

İsa dupduru bir şekilde düşündü ve muhakeme etti ki;

Sükunette var olan yalnızca tek olan Allah’tır.

Her kim ki kendisine onu (İsa’yı) tanrı edindi,

Onun (İsa’nın) kutsal olan azim ve uğraşını incitti

Hakikat bu şekilde yansımak zorunda

Muhammed’in de başardığı

Yalnızca tevhid kavramı vesilesiyle

Tüm alemleri aşmasıydı.

Hafız, 1317 yılında Şiraz’da doğmuştur. Gerçek adı Hoca Şemseddin Muhammed olup, Hafızıl Kur’an olduğundan Hafız adıyla meşhur olmuştur. Şiirlerinde tasavvufi unsurlar olan Hafız, şiirlerindeki derinlik ve rintlik bakımından bütün İslam Dünyasının en lirik şairi sayılmış rubai, kaside ve kıtalar yazmış olmasına rağmen şöhreti gazeller sayesinde olmuştur. Gazelleri Fars edebiyatının en gelişmiş örnekleri sayılmıştır. Şiirlerinde aşk, şarap gibi temalar tasavvufi bir anlam ekseninde kullanılmıştır. Arap şiirlerini çok iyi bilen Hafız, Mevlana ve Sadi’den de etkilenmiştir. Bilinmeyen veya görülmeyen dillere ve sırlara tercüman olduğu için kendisine “Lisânü’l-gayb” ve “Tercümânü’l-esrâr” lakapları da verilen Hâfız’ın divanı İran dışında Ortadoğu, Hindistan, Türkiye ve bazı Avrupa ülkelerinde de tanınmıştır. Hâfız’ı Hammer’in çevirisinden okuyan ve onun şiirlerine olağan üstü ilgi duyan Goethe bu etki altında yazdığı, her biri Farsça başlık taşıyan on iki bölüm halinde topladığı lirik, mistik şiirlerini West-oestlicher Divan adıyla yayımlamıştır (Stuttgart 1819).

Hafız Türk şiirini de etkilemiştir. Özellikle divan şiiri Hafız’ın etkisinde kalmıştır. Divan şiirinin İran etkisi derken aslında ağırlıklı olarak Hafız etkisi demek gerekir.

Hâfız’ın divanı fal kitabı olarak da kullanılmıştır. Falını öğrenmek isteyen kişi divanı eline alıp bir tür tekerlemeye benzeyen, “Ey Hâfız-ı Şîrâzî / Ber mâ nazar endâzî / Men tâlib-i yek fâlem / Tû kâşif-i her râzî” (Ey Şîrazlı Hâfız! Bize bakmaktasın. Ben bir sır istiyorum, sen ise bütün sırları açıklıyorsun) cümlelerini söyledikten sonra açtığı divanın sağ veya sol sayfasını falı olarak kabul eder ve o sayfadaki gazelden kendi davranışlarıyla ilgili sonuçlar çıkarır.

Hafızla ilgili bir anektod

Eğer an turki şirazi be dest ared dili ma ra

be hale hinduyeş bahşem semerkand u buhara ra

Eğer o Şirazlı Türk güzeli kalbimi feth ederse

Onun tek bir siyah beni için Semerkand’ı da Buhara’yı da veririm.

Hafız Şirazi

 Hükümdar bu şiiri duyunca Hafızı huzuruna çağırmış hiddetle…

– Ula mendebur! ben o şehirleri almak için birçok savaş yaptım, kan döktüm; sen bir kadının benine mi bağışlıyorsun demiş…

Hafız boyun bükmüş ve

– “Şairlerin her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin?” (şuara 224-226) ayetini okuyarak yakayı kurtarmış 🤭

Aynı konuyla ilgili başka bir rivayet de şöyle anlatır: Bir rivayete göre Timur Şîraz’ı aldıktan sonra yeni vergiler koymuş, Hâfız’a da küçük bir miktar vergi isabet etmişti. Hâfız bu miktarı da veremeyecek halde olduğu için Timur’a başvurup durumunu arz etmiş ve Timur’un, kendisinin, “Eger an Türk-i Şîrâzî bedest âred dil-i mârâ / Behâl-i hinduyeş bahşem Semerkand ü Buhârârâ” (Eğer o Şîrazlı Türk gönlümüzü tutsak ederse yanağındaki siyah ben için Semerkant’ı ve Buhara’yı bahşederdim) beytini okuyup, “Sevgilisinin yüzündeki bir ben için Semerkant’ı ve Buhara’yı veren insan nasıl yoksul olur?” demesi üzerine, “Bu kadar cömert olduğumuz için bu hale düştük” cevabını vererek hükümdarın sempatisini kazanmış ve vergi ödemekten kurtulmuştur.

               Hafız’ın divanının en ilginç özelliklerinden birisi de divana aldığı ilk beyittir. Hafız’ın divanının ilk beyiti Arapça’dır. Beyit şöyle


الا يا أيها السّاقي ادر كأساَ و ناولها

Elâ Ya Eyyühe’s-Sakiy Edir Ke’sen We Nawilha

“ Ey Sâkî elindeki ( şarap) kâsesini dolaştırıp meclistekilere sun! “

Hafız’ın divanına bu beyit ile başlaması çok sert şekilde eleştirilmiştir. Bunun nedeni de beyitin Yezid b. Muaviye’ye ait olmasıydı. Hatta bu durum daha sonraki dönemlerde çeşitli kıssalara da konu olmuştur. Ruyasında Hafız’ı gören bir alim bunu kendisine sorunca Hafız şöyle cevap verir: “Bilmez misin ki kafirin malı Müslümana helaldir”. Böylece hem Hafız’ı tezkiye etmiş ve hem de Yezid’i kafir kabul etmiş olur. Tabi ki bu durum var olan gerçeği değiştirmeyecektir. İran/Şia dünyasının ünlü bir şairinin eserinin Şia’nın baş düşmanının mısrası ile başlaması… Biz yine de diyoruz ki edebiyatta düşmanlık olmaz…

 

 

HAFIZDAN ŞİİRLER

O Şirazlı  güzel bize iltifat eder,

gönlümüzü alır, aşkımızı kabul ederse,

onun siyah benine Semerkant’ı da

bağışlarız Buhara’yıda.”

Hafız

در دفتر طبیب خرد باب عشق نیست

ای دل به درد خو کن و نام دوا مپرس

Âkıl doktorun defterinde aşk bahsi yoktur

Ey gönül, bu derde alış, dermânını arama..

 

در دفتر پزشک عقل باب عشق وجود ندارد پس با عقل درمان

عشق میسر نمی باشد پس ای دل با درد و رنج عشق عادت کن و ازداروی آن مپرس

 

از حافظ شرازى-Hâfız-ı Şirâzî’den

دل گفت : وصالش بدعا باز توان یافت

عمریست که عمرم همه در کار دعا رفت

Gönül dedi: Kavuşmayı dua ile tekrar bulursun

Bir ömürdür ömrüm sadece dua ile geçti!

 

گر در سرت هوای وصال است حافظا

بايد که خاک درگه اهل هنر شوی

Ey Hâfız! Eğer başında (Allah’a ) kavuşma isteği, arzusu varsa

Marifet ehlinin (Allah dostlarının) dergâhının toprağı olmalısın.

 

دانی که چیست دولت؟ دیدار یار دیدن

در کوی او گدایی بر خسروی گزیدن

Mutluluk nedir bilir misin? Sevgilinin yüzünü görmek

Padişahlığı, onun sokağında dilencilik yapmaya tercih etmektir.

 

صبحدم مرغ چمن با گل نوخاسته گفت

ناز کم کن که در این باغ بسی چون تو شکفت

گل بخندید که از راست نرنجیم ولی

هیچ عاشق سخن سخت به معشوق نگفت

Sabahleyin, bülbül yeni açılmış gül goncasına: ” Çok nazlanma. Zira bu bağda senin gibi nice güller açtı. ” dedi. Gül gülerek : ” Doğru sözden incinmeyiz lakin, hiç bir aşık da maşuğuna böyle ağır söz söylememiştir! ” diye cevap verdi.

 

غرور حسنت اجازت مگر نداد ای گل

که پرسشی نکنی عندلیب شیدا را

Ey gül ! Yoksa güzelliğinin verdiği gurur, aşkından mecnûn’a dönmüş bülbülün halini sormana izin vermiyor mu?

 

عالم از ناله عشاق مبادا خالي

كه خوش آهنگ و فرح بخش هوايي دارد

Dünyada âşıkların iniltisi, feryadı hiç bitmesin,

Zira onların bu inleyişlerinde güzel bir ahenk ve insanlara ferahlık veren bir hava vardır.

 

هرگز نميرد آن که دلش زنده شد به عشق

Gönlü, aşkla dirilen, canlanan kimse, bir daha asla ölmez…

 

وقت را غنیمت دان آن قدر كه بتوانى

حاصل از حیات اى جان اين دم است تا دانى

Elinden geldiğince zamanı ganimet bil,

Ey azizim, bilesin ki hayattan geriye kalan sadece bu demdir.

 

اى كه دايم بخويش مغرورى

گر ترا عشق نیست معذورى

Ey daima kendisiyle mağrur olan, gururlanan

Eğer sende aşk yoksa mazursun..

 

تیمار غاريبان سبب ذكر جمیلست

جانا مگر اين فاعده در شهر شما نیست؟

Garibanlara hizmet, güzel bir şekilde zikretmeye vesile olur.

Ey sevgili ! Yoksa kazancı çok olan böyle bir davranış, sizin şehriniz de yok mudur?

 

در ره او چو قلم گر به سرم بايد رفت

با دل زخم کش و ديده گريان بروم

Eğer yârin yolunda şayet başımın bir kalem gibi kesilmesi gerekirse,

(Şu dünyadan) yaralı bir gönül ve ağlayan bir gözle gitmek isterim.

 

ازان بدير مغانم عزيز مى دارند

كه آتشى كه نمیرد همیشه در دل ماست

Gönlümüzde aşktan dolayı hiçbir zaman sönmeyen bir ateş bulunduğundan,

Bana mecusilerin tapınağında saygı duyarlar, değer verirler.

 

جان بى جمال جانان میل جهان ندارد

هر كس كه اين ندارد حقا كه آن ندارد

Cân bî cemâl-i cânân meyl-i cihân nedâred

Her kes ki in nedâred hakkâ ki ân nedâred.

Cânânın cemâli olmaksızın cânın dünyaya meyli olmaz,

Her kim de ‘ bu ‘ bulunmazsa gerçekten de ‘ o ‘ da bulunmaz.

 

 

İbrahim Halil ER

 

 

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir