Bostan ve Gülistan Yazarı Sad-i Şirazi
Şiraz’da Sadi’nin türbesine gittik. Tabi ki türbe denilince bizim ülkemizdeki gibi bir mezarlık anlaşılmasın. Sadi’nin türbesi kendisinin dergahı ve aynı zamanda evi olan bahçenin ortasındaydı. Etrafı artık bir park ve tarih mekan haline gelmiş geniş bir yerdi. Bizi buraya bırakan taksi şöförü yolun sağını gösterdi işte Bostan, solunu gösterdi işte Gülistan dedi. Yani bununla Sadi’nin bostan ve gülistan kitabının isminin kaynağını bize beyan ettiği gibi, Sadi’nin bu ortamda yazdığını da göstermiş oldu. Bir şairin ilham kaynağının ve huzurlu ortamını görmüş olacaktık. Sadece tabiat manzarası açısından değil aynı zamanda burası bir dergah ve medrese olarak da manevi bir iklim ve huzur veriyordu ve Sadi zamanında bu huzur daha yoğun olmuştur şüphesiz.
Biz tıpkı şiirlerindeki gibi bostan ve gülistan içindeydi. Türbenin etrafı açık üstü kapalıydı ve her tarafta Sadi’nin şiirleri yazılıydı. Duamızı okuduk, resimlerimizi çektik. Bostan ve Gülistan’da Sadi gibi gezip, duygusal ve şiirsel bir atmosfere kendimizi kaptırdık. Eşim Sadi’yi sevdiğimi bildiği için benim iç dünyamı sarsmadan yanımda sessizce yürüyordu. Hem mezarlığın manevi ikliminden nasipleniyor ve hem de ülkemizde neden şairlerimizin, büyük zatlarımızın böyle mezarları yok, neden onlarla tarihi şiiri yaşatmıyoruz? Diyerek ülkemin çoraklığına hayıflandım.
Sad-i Şirazi 1184 yılında Şiraz’da dünyaya gelse de hayatı ilim için seyahatlerle geçmiş ve daha sonra memleketine geldiğinde dostlarının bu seyahatlerini ve bilgilerini anlatmasını istemesi üzerine Bostan ve Gülistan eserlerini yazmıştır. İlk eğitimini Bağdat Nizamiye Medresesinde görmüştür. Bu nedenle Sadi’nin eserlerinde Gazali’nin etkisi görülmektedir. O, Gazali’nin ihya kitabından etkilenmiştir bu kitap o dönemde Nizamiye Medresesinde ders kitabı olarak otukuluyordu ve Sadi’nin manevi hocası olmuştu. Ayrıca, Sühreverdi’den ve İbünl Cevzi gibi mutasavvuflardan ders almış, onların etkisinde kalmıştır. Bağdattan sonra tüm İran’ı Orta Asya’yı, Anadolu’yu, Mekke-Medine ve Kuzey Afrika’yı dolaşmıştır.
Sadi, sadece ilim tahsil etmemiş, haçlılara karşı da savaşmıştır. Hatta Haçlılara esir düşmüş ve yıllarca ağır koşullarda çalışmıştır. Onu, şiirlerinden etkilenen Suriyeli bir tüccar yüksek fiyata satın alıp azat etmiştir. Sadi’nin bu seyahatleri 30 yıl sürmüş, 1257 de memleketi Şiraz’a gelerek 1292 yılında vefat edinceye kadar eserler yazmış, talebeler yetiştirmiştir. Toplam 16 kitap ve 6 manzum yazmıştır. Sadi’nin edebi etkisi sadece Fars edebiyatıyla sınırlı kalmamış Türk, Arap ve Urdu edebiyatına etki etmiştir.
Ziya Paşa, Harabat adlı ünlü antolojisinin girişinde “Vasf olunmaz anın kemâli/Bir kavme gelmedi misali” diyerek Sa’di’den övgü ile bahseder. Mehmed Âkif ise “Sa’di, o bizim Şark’ın rûh-ı kemâlî” diyerek saygısını belirtmiştir. Firdevsi ve Hafız ile birlikte Fars şiirinin üç büyük temsilcisinden biri olarak sayılmaktadır. Sadi’nin kalemi sayesinde Farsça çok edebi bir dile dönüşmüş, bu da ulusu tarafından çok sevilip sayılmasına neden olmuştur. Sadi, sadece aşk şiirleri yazmamış, halkına nasihatlar ve özlü sözlerle de yol göstermeye çalışmış bir ehli tasavvuftur.
Sadi, İslam dünyasının Moğol ve Haçlı istilası ile karşıkarşıya kaldığı bir dönemde yetişmiş, İslam dünyası üzerinde dolaşan karbulutlara karşı insanlara umudu, güzelliği ve mutluluğu aşılamaya çalışmıştır.
Sadi’nin özlü sözlerinden birisi; Sadi’ye sormuşlar “Her zaman mutlu olabilmendeki sır nedir?
Kalıcı olmayan şeye gönül bağlamam
Yarın bir sırdır, onun için endişelenmem
Dün bir hatıradır, hasretini çekmem
Bugün ise bir hediyedir, kıymetini bilirim. Demiş
VI ve VII. (XII-XIII.) yüzyıl şairlerinin aksine Sa‘dî bütün şiirlerinde bilinen ve yaygın olarak kullanılan kelimeleri tercih etmiştir. Onun şiirlerinde Arapça terkip ve cümleler Senâî, Evhadüddîn-i Enverî ve Hâkānî-i Şîrvânî’ninki kadar yaygın değildir. Eserlerinde Farsça’da kullanılan Türkçe kelimelere de yer veren Sa‘dî’nin şiir ve nesrinin en bâriz özelliği akıcı ve sehl-i mümteni‘ olmasıdır. Sa‘dî, yaşadığı dönemde yaygın nazım şekli olan gazeli müstakil bir edebî tür olarak mükemmelliğe kavuşturmuştur. Divanında âşıkane gazeller çoğunluktadır. Manzum ve mensur eserlerinde Farsça’da eskiden beri yaygın biçimde kullanılan atasözlerinden faydalanmış, bunun yanında toplumun düşünce ve isteklerine tercüman olan özlü sözleri atasözü haline gelerek günümüze kadar kullanılagelmiştir. Sa‘dî’nin tesiri sadece Fars edebiyatıyla sınırlı kalmamış, Türk ve Urdu edebiyatlarıyla Batı dünyasında da önemli izler bırakmıştır. Dindar bir ailede yetişen ve İslâmî ilimleri tahsil eden Sa‘dî’nin hangi mezhebi benimsediği kesin şekilde bilinmiyorsa da Sünnî olduğunu söylemek mümkündür.
Sadi’nin türbesini terk ederken dilimizde onun
İnsan yek katre-i Hun / ve sed hezaran endişe est
İnsan, bir damla kan / ve yüzbinlerce endişedir
şiirini terennüm ediyor ve endişeli hayatımıza adım atıyorduk…
ihe


“Hem mezarlığın manevi ikliminden nasipleniyor ve hem de ülkemizde neden şairlerimizin, büyük zatlarımızın böyle mezarları yok, neden onlarla tarihi şiiri yaşatmıyoruz? Diyerek ülkemin çoraklığına hayıflandım.” Hocam! Ne güzel bir tespit, ilgiyle yazınızı okuduk. İnşallah bütün İran izlenimlerinizi yazarsınız. Bu tür yazılar hem kültür, hem de okuyucuya seyahat zevkini tattıran hoş yazılardır. Emeğinize sağlık. Selam ve muhabbetle.