selvi

Bu tepe pulli tepe (Yaylalar)
O yaylalar yaylalar sonalar
Çıktım su serpe serpe (Yaylalar)
O yaylalar yaylalar sonalar
Gettim ki yar uyumuş (Yaylalar)
O yaylalar yaylalar sonalar
Uyarttım öpe öpe (Yaylalar)
O yaylalar yaylalar sonalar

Erzurum’un serin yayla havasını ve taptaze umutlarını getiren; “Çıktım su serpe serpe” diyerek yolu ferahlatan berrak bu güzel türkünün sesiyle başlıyorum söze. Umuda koşan vagonların kapısında rehin kaldı oyuncak bebeklerim. O demlerde, Ahmet Muhip Dıranas’ın terennüm ettiği gibi; “Kar yağıyor üstümüze geceden, / Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,” misali beyaz buğu kaplamıştı her yanı. Belki de o bebeklerin bıraktığı melali, ruhumdaki cevher ile doldurmam gerekiyordu. Zira bendeki bu özü, yetiyi ve yeteneği benden önce fark eden bir isim çıktı karşıma. Okuduğum ilkokulun müdürü Nevzat Küçüğün bir gün elime “Oku” diye seçtiği şiirleri tutuşturmasıyla başladı her şey. Meğerse ben, kendi dünyamın harcını; efsane film diye adlandırdığım “Selvi Boylum Al Yazmalım” ın başrollerinde yer alan Ahmet Mekin’in unutulmaz Cemşit karakterindeki gibi sabırla ve emekle karıyormuşum.

Filmde Asya, İlyas’ın yakışıklılığının ötesinde; Cemşit’in vefasına, sadakatine, emeğine tutunurdu ya… “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…” derdi içinden. İşte benim yazma serüvenim de Cemşit’in Asya’ya ve Samet’e sahip çıkışı gibiydi; kelimelere, hatıralara ve insani değerlere sahip çıkmak. Munis bir yürekle, halis bir niyetle çıktım yola; zira bilirim ki hüsn-i zan edeptir. Tıpkı Cengiz Aytmatov’un “Toprak Ana”sındaki muazzam sabrı, hayatımın her mutmain anına bir nişane gibi yerleştirdim. İnsanın sığınacağı en güvenli liman yine kendi ruhudur; bu yüzden gönül, her daim tevekkül pınarından beslenmelidir.

Duygusal bir çocuktum; oratoryolarda sesim titrerdi, kompozisyonlarda kalemim coşardı. O günlerden beri özüme üfleyene ettiğim duam: Kötü olmak istemiyorum.

Niyetin berraksa hayat ona hizmet eder. Ardına baksan geçmişin hezeyanını, önüne baksan geleceğin kaygısını görürsün. Aslında insanın kendine yaslanması, kendi ruhundan bir kale inşa etmesidir; işte o kalenin özenle örülmüş surları da, taşına nakşedilen kederleri de, burçlarında dalgalanan taptaze umudu da benim…

Yazmak, benim için bir savunma biçimiydi. Sait Faik’in “Son Kuşlar”da muazzam ferasetiyle haykırdığı gibi; “Dünya değişiyor dostlarım, günün birinde gökyüzünde artık kuşlar görünmeyecek.” Kuşlar gökyüzünden eksilmesin, insanın içindeki merhamet ölmesin diye sarıldım kaleme. Yavuz Bülent Bakiler’in Anadolu’sunda kendimi ararken, içimdeki kalbi hicap duygusuyla kalemime yaslandım. Müşfik bir tavırla dünyaya bakmaya çalışırken, insanların birbirine fırlattığı sitemler arasında lal kesildiğim zamanlar oldu. Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” hikâyesini hatırlayın; bir yalanın, bir iftiranın küçük bir kalbi nasıl heba ettiğini, vicdan azabının bir ömür nasıl urgan gibi insanın boynuna dolandığını… Ben o hikâyedeki Hasan’ın masumiyetini hiç unutmadım. Vicdan, insanın tek gerçek pusulasıdır. Kötü olmak istemeyişim, geç kalınmış özürlerin vebalini taşımak istemeyişimdendir. Zira bilirim ki; savrulanı rüzgâr sürükler, istikameti olanı ise kader; bir vesile, salih bir kul ya da hiç akla gelmeyecek bir aracı ile selâmete taşır.

Toprak değil mi ki üzerine atılan her şeyi kabul eder… Ya işte toprak nasıl her şeyi bağrına basıp hatta kül olanı yeniden filizlendiriyorsa, ben de yazdıklarımla içimdeki sunam hayalleri yeniden yeşerttim. Yazamadığım her gün, ruhumun revan olduğu yollarda bir boşluğa düşerim. Eğer kalemim susarsa, içimdeki halis niyetler, samimi duygular birer birer itimat kaybına uğrar ve dünya bana haram olur. Hâlk edilmenin esrarı HâIk’ı bilmektedir; cümle satır, O’nun cemalini bir nebze olsun görebilme umuduyla kağıda düşer.

“Gelin canlar bir olalım

Münkire kılıç çalalım

Hak’kın yoluna gidelim

Tevekkeltü tealallah”

Pir Sultan Abdal’ın bu davetiyle kalbi bir uyanışa geçer insan; çünkü birliğe ve hakikate yönelmeyen her çaba, özünde eksiktir. İşte bu hakikat yolculuğunun sonunda her şey biter, her şey koca bir hiçliğe bürünür. Geriye ya bir avuç heba edilmiş ömür ya da sevgiyle dokunulmuş bir gönül kalır. İnsan elinden geldiğince kötülüğe, eline batan dikenlere alışabiliyor da; asıl yarayı can bildiğinden gelen küçücük bir “fiske” ile alıyor. Ben de hayatım boyunca hassas “gülü” incitmemek; gülün mahdumu dikeni, vazgeçilmezi vedudu (seven ve sevilmeye layık olan) bilerek yazdım. Yazmadan duramıyorum; çünkü yazdıkça içimdeki o çocukluk aşkı, saflık, “Kozalak Kalbim” nefes alıyor. Defterler dolusu şiir yazdım; günlüklerimde çocukluk aşkımı ve hayal kırıklıklarımı sakladım. Bazen yazdıklarımı bir kenara atıp unuttum ama o yazma aşkı beni hiç terk etmedi. Özdemir Asaf’ın şiirlerindeki incelik, Abdurrahim Karakoç’un coşkusu, heyecanı ve Aşık Veysel’in sadakatiyle ördüm ben bu yolu.

Aşık Veysel’in dediği gibi; sadık yârimiz kara toprak olmadan evvel, gönül aynasını temiz tutmak gerekmez mi?

Kötülerin kazandığı zannedilen bu dünyada, kelimeleriyle ve sevgisiyle ayakta kalan bir şair olarak soruyorum: Elin taşıyla ölmek mi daha zordur, yoksa dostun attığı o tek bir gülün yarasıyla yaşamak mı? Şimdi, bunca gürültünün ve kırılsın diye beklenen kalplerin arasında tekrar soruyorum: Kendi ruhunun hiç solmayan baharına yaslanıp dik durmak varken, kışın ayazında umudu tüketmek reva mıdır?

Daima baharı müjdeleyen, o hep diri kalan Kozalak Kalbimle selamlıyorum sizi.

 

 

 

 

 

About The Author

1 thought on “HALİS NİYETİN KOZALAK KALBİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir