Ruhsal Belirti-Bozukluk Ayrımı ve Psikiyatri Farkındalığı
Psikiyatri ve psikoloji, ruh sağlığının bozulduğu durumlarla ilgilenen bilim dallarıdır. Burada özellikle “bozukluk” kelimesi önemlidir, çünkü tıptaki diğer hastalık kavramlarından farklı bir düşünsel zemine işaret eder. İngilizce’de bedensel hastalıklar diseases olarak adlandırılırken ruh sağlığı alanında disorders terimi kullanılır: order (düzen) + dis (bozulma).
Bu yaklaşım aslında oldukça yerindedir, çünkü insan psikolojisinin bağlama, koşullara, yaşanan olaylara göre değişen ve tepki veren bir yapısı vardır. Bir belirtiyi tek başına “hastalık” saymak tıpkı bir gölün yüzeyindeki bir dalgaya bakıp tüm derinliğini anlamaya çalışmak gibidir. Bu nedenle ruh sağlığı alanında bozukluk kavramı “düzenin bütünsel olarak sekteye uğradığı” duruma işaret eder.
Ruhsal yapı dediğimizde ise çoğu kişinin zihninde bedeninden ayrı, sisli ve görünmez bir “manevi aygıt” canlanır. Kültürel mirasımızın da etkisiyle ruhun kalple ve mistik bir tözle ilişkili olduğu düşünülür. Oysa modern bilimsel çerçevede ruh dediğimiz yapı; bilinç, duygu düzenleme, hayal kurma, soyutlama, karar alma gibi tüm işlevleriyle birlikte beynin ürettiği bir bütündür.
Bugün artık tıp dünyasında beden–ruh ikiliği tamamen terk edilmiştir; zihin de bedene aittir, ruhsal bozukluklar da beyinde işlevsel bir aksamanın dışa yansımasıdır.
Peki bir süreç ne zaman “bozukluk” haline gelir?
Bu sorunun yanıtını bilim yıllarca aradı ve bugün geldiğimiz noktada hemen tüm ruhsal bozuklukların bir spektrum üzerinde yer aldığı kabul edildi. Belirtiler sıfırdan en yüksek seviyeye kadar herkesin hayatında görülebilir; ancak her belirti bozukluk anlamına gelmez.
Basit bir örnek düşünelim:
A kişisinin engelli bir çocuğa baktığını, iş yerinde mobbing yaşadığını, aile içinde ağır yükler taşıdığını varsayalım. Yoğun stres altındaki bu kişi zaman zaman kaygı, isteksizlik, gerginlik veya uykusuzluk yaşayabilir. Fakat günlük işlevselliği bozulmuyorsa, sosyal ilişkilerinde ciddi çatışmalar başlamadıysa ve uyku-beslenme düzeni zarar görmediyse bu belirtiler “bozukluk” değildir: stres tepkisidir.
Aynı koşullara sahip B kişisini düşünelim.
Bu kişide artık işlevsellik belirgin şekilde düşmüşse, sorumluluklarını yerine getiremiyorsa, uyku-beslenme bozulmuşsa, yakın ilişkiler çatırdıyor ve fiziksel hastalıklar da gelişiyorsa bu noktada artık yalnızca “belirti” değil, anksiyete bozukluğu ya da depresif bozukluk geliştiğini söyleyebiliriz.
Ortada bir bozukluk varsa bir onarım gerekir. Ruhsal onarım süreci iki temel yöntemle yürütülür:
1) Farmakoterapi (İlaç Tedavisi)
Yoğun stres, duygusal yüklenme ve kronik zorlanmalar beyindeki serotonin, dopamin gibi kimyasal düzenleyicileri bozabilir. İlaç tedavisi bu kimyasal dengeyi yeniden kurmayı hedefler. Depresyon ve anksiyetede karmaşık sorunları çözbilme, plan yapabilme, karar alabilme ve kararları uygulamaya dökmede ciddi kayıplar olabilir. Beyinin strateji departmanı adeta devre dışı kalır, kepenkleri indirir. İlaç, kişinin karakterini değiştirmez; ancak “kepenkleri kapanmış” zihinsel işlevleri tekrar açarak kişinin sorunlarıyla baş etme kapasitesini geri kazandırır.
2) Psikoterapi
Psikoterapi, derdini anlatıp “ah-vah” duymak değildir.
Terapist:
•kişinin hikâyesini anlamlandırır,
•sorunun nasıl geliştiğini formüle eder,
•sağlıksız baş etme biçimlerini fark ettirir,
•yerine daha uyumlu yöntemler koymasına yardımcı olur.
Her terapi kişiye özeldir; kalıplarla değil, bireye özgül hale gelmiş formülasyonla ilerler.
Peki hangi yöntem ne zaman uygulanır?

Dünya çapındaki büyük kılavuzlar çok nettir: Hafif bozukluklarda: psikoterapi tek başına yeterli olabilir. Orta ve ağır bozukluklarda: ilaç tedavisi kaçınılmazdır; gerekirse terapi ile desteklenir. Çünkü orta-ağır düzeyde serotonin/dopamin düzeninin tamamen bozulduğu durumlarda en deneyimli terapistin bile kimyasal düzeni tek başına değiştirmesi mümkün değildir.
Hem ilaç tedavisinde hem psikoterapide ruhsal iyilik halinin devamlılığında, tedavi başarısında en belirleyici faktör hastanın yaptıklarıdır. İlaçlar, terapiler burada yardımcı oyuncu olabilir, hikayenin ana kahramanı her zaman başvuran hastanın kendisidir. Düzenli uyku, düzenli beslenme, gerçekçi hedefler ve beklentiler, olumlu ve esnek düşünme, alkol-maddeden uzak durma, sosyal izolasyondan kaçınma, düzenli egzersiz, anlamlı boş zaman aktiviteleri… Bu unsurlar tedavinin “taşıyıcı kolonlarıdır.” Bu nedenle iyileşme, bir reçete yazmakla değil; bedensel ve psikolojik düzenin birlikte onarılmasıyla olur.
Ruh sağlığı, diğer tüm beden işlevleri gibi zaman zaman zorlanabilir, yorulabilir ve desteğe ihtiyaç duyabilir. Bu nedenle yaşadığımız belirtileri inkâr etmek de, en küçük duygusal dalgalanmada kendimizi hasta ilan etmek de bize hizmet etmez. Asıl önemli olan, içsel dünyamızda bir şeyler yolunda gitmediğinde bunun farkına varabilmek, yardım aramayı bir zayıflık değil bir bakım biçimi olarak görebilmektir. Unutmayalım: Ruhun düzeni bozulabilir, ama yeniden düzenlenmesi mümkündür. Ve iyileşme çoğu zaman “ne yaşıyorum?” sorusunu cesaretle kendimize sorabildiğimiz anda başlar.

Çok çok faydalı bir yazı, Anıl Bey, sağ olunuz, bu tür yazılarınızın devamını dilerim, toplumda bu yazılara ihtiyaç var.
Anil hocam ellerinize sağlık bilgi sahibi olduk.Selamlar
Harika bir yazı herkes okumalı tebrikler.
Çok güzel ve faydalı bir yazı yazan kalemi kutlarım.
ÇOK HARİKA BİR YAZI TEBRİKLER.
Çok güzel ve faydalı yazı okudum tebrikler.
Güzel bir yazı bilmediğim çok şey gördüm, tebrikler.
Güzel geri bildirimlerde bulunan tüm okurlarımıza çok teşekkür ederim. Yoğunluk nedeniyle bazen gecikmeli olarak mesajlara yanıt verdiğimin farkındayım, bunun için özür dilerim. Ancak okurların dinamikliği, geri bildirimleri bizler için oldukça kıymetli. Her bir yorumu ciddiye alıp bu doğrultuda gerek konu başlıklarını, gerekse yazının dili ve anlatımını gözden geçirmeye gayet ediyoruz. Okurlarımızın da verdiği emekler için sonsuz minnettarız.
Saygılarımla,