Sıyadı

Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin

Ki fesâdı rakamı sûrumuzu şûr eyler

Gâh bir harf sukûtiyle eder nadiri nâr

Gâh bir nokta kusûriyle gözü kör eyler.

Yazıyı kötü yazan kâtibin eli kalem olsun, kurusun inşallah. /

 Çünkü onun yazısındaki hata bizim düğünümüzü çoraklaştırır. /             

Bazen bir harf eksik bırakır “nadir” (az bulunan güzelliği)  “i” nar (ateş)’a döndürür; /

          Bazen de bir noktayı düşürüp “göz”ü “kör” eder.

 

(Osmanlı harfleriyle yazılan nadir ( نادر ) kelimesinin ortasındaki ‘dal’ (ﺩ) harfi düşünce

kelime nar ( نار ) okunur; göz (گوز) kelimesindeki ze’nin (ز) noktası konulmayınca da göz, kör

(كور) olur.

 

Fuzûli

Divan edebiyatı şairlerinden Fuzûli’nin fakülte yıllarımdan aklımda kalan en keskin rubaisi ve dili düzgün kullanmayanlar için kayda düştüğü meşhur bedduasıdır. Yıllar içinde o kadar çok dil bilmez nadanla karşılaştım ki bir gün, bir kitap yazacak olursam bu rubaiyi zikrederek başlayacağım diye söylenir dururdum. Dilin, kelimelerin farklı kullanımından dolayı pek çok ilginç olayla karşılaştım. Yaşadığım en ilginç olaylardan biri şudur: O dönemde Bakanlığımız bünyesinde taşra teşkilatında Ar-Ge biriminde proje çalışmalarında görev yapıyordum. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ‘Stratejik Planlama’ eğitimleri için bir enstitüde görevlendirilmiştim. Kulakları çınlasın enstitünün şen, neşeli, huzur veren idarecilerinden Nihat Kalyoncu beyefendiyi bu vesile ile anmış olayım. Eğitimin olduğu gün geldi çattı. Bir gün önceden enstitüye yerleşmiş, salonu gezip sahnedeki ayarlamaları, mikrofon kontrollerini yapmıştım. Sabah ilk oturum benimle başlayacaktı. Ertesi sabah saat dokuzda hazır ve nazır bir şekilde sahnenin yanında birkaç basamaklı merdivenle çıkılan sahnenin yan cephesindeki masada katılımcıları bekliyordum. Çalıştay için gelenler zaten Türkiye’nin pek çok farklı ilinden görevlendirildiklerinden bu tür eğitimlerde bir gün önceden gelip enstitüye yerleşirler. Salondaki doluluk oranına ve saate bakınca ‘Eh artık vaktidir’ deyip sahneye çıktım. Adımı soyadımı söyledikten sonra o kısa tanışma seremonisinde projenin amacını, hedefi kısaca ifade ettim. Çok alışık olduğum bir hal şudur ki; bu tür tanışma merasimlerinde soyadımı söyleyince salondan, arada bir fısıltı halinde “Ne? Duymadım. Neymiş?” cümleleri yükselir. Ön sıralardan hele kesinlikle gelir. Dilin kullanımının önemine işaret ederek girişte naklettiğim bu rubaiyi okudum. Salon pür dikkat beni dinliyordu. Salonda pek çok eğitimci, eğitim yöneticisi ve akademisyen vardı. Ön sıralardan epey gür bir ses, rubai bitince biraz da belki ortamın uğultusundan “Nasılsa duyulmaz!” düşüncesiyle ve de belki de biraz eğlenmek için “Sadakullahül azim!” dedi. Nasıl da herkes can kulağıyla dinliyormuş meğer! “Sadakullahül azim!” sözü salonun duvarlarında adeta sesine ses veren dağlar gibi yankılanmıştı. Ortam bir anda hareketlenmişti. Salon kahkahadan yıkılıyordu. Bazen anlaşılmayan mısralara cevaben söylenen sözler ne kadar eğlenceli hale getiriyordu akışı. Ta ki sözün özü anlaşılana kadar. Biraz sakinleşmelerini bekleyip rubainin anlamını satır satır çevirerek açıklamasını yapmıştım. Dili düzgün kullanmanın önemine işaret ettiğini paylaşmıştım. Ve pek çok meslektaşım, eğitim sonunda dedi ki “Hocam iyi, güzel, hoştu her şey ama bir seninle bu sahnede bu salonda tanışma hikâyesini; bir de okuduğun şiirleri emin ol, hiç kimse unutmayacak!”

Elinizdeki bu kitapta, bu metnin ilk yazı olarak yer almasının macerası bir hayli uzun anlayacağınız.

Gelelim KÖSA soyadının hikâyesine:

Soyadımın son harfi beklendiği, alışık olunduğu üzere ‘e’ sesiyle değil ‘a’ sesiyle bitiyor.

Anlaşıldığı üzere bu durum her şekilde nüfus memurunun azizliği! Soyadı kanununun kabul edildiği tarih 1934’tür. Kanunun yayınlandığı dönemde herkes kendine uygun bir soyadı alır. Bizim soy ağacımızı incelediğimde, hayatta iken aile büyüklerimle sohbetlerimde gördüm ki soyadımız büyük büyüüük dedemiz Köse Ağa’dan geliyor.

Kanunun çıktığı o dönemde soyadı olarak ne alalım diye düşünürken, dedemizin namıyla anılan geniş bir sülale olduğumuz için Köseağa soyadı uygun görülmüş. Gelin görün ki kayda düşen nüfus memuru –ki okuma yazması da epey bir zayıf olduğu belli- bunu tam yazamamış.

Aslında soyadımız Köseağa olmasına rağmen Kösa şeklinde yazılmış ve öylede kalmış.

Öğrencilik hayatım boyunca genelde hocalarım, söyleyişinin kulakta bıraktığı ahenkten olsa gerek hep soyadımla seslenirlerdi. Çocukluk yıllarımda bu durum, bende özellikle okul zamanlarında; sene başı, sınıf içi tanışma merasimlerinde (!) bir hoşnutsuzluk hali yaratmıştır. Taaa ki bu hoşnutsuzluğum edebiyat fakültesinde okurken -kulakları çınlasın- hocam Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın bana soyadımla ilgili morfolojik açıklamayı yapmasına kadar sürer. Bana hep soyadımla seslenirdi. Müziğe yoğun ilgisi ve derin bir müzik bilgisi olan hocam soyadımı zaman zaman farklı şekillerde söyleyerek “Allah Allahhh, ne ilginç!” diye eklerdi.

Yıllar içerisinde tüm resmi evrak iş ve işleri hariç –eğer ki çok mühim bir şey değilse- soyadımın sonu ‘e’ ile bitecek şekilde söylerdim. Bilirdim ki hastanede, postanede, bankada kimlik vermediğim sürece, memur adımı duymak için yüzünü bankodan kaldırarak anlamamış bir ifade ile “Efendim!” diyecektir. Bu hal genelde böyle sürer giderdi. Tekrarlardım bu sefer; kimliğimi de uzatırken ve eklerdim. “Sonu ‘a’ ile efendim ‘a’ ile bitecek.” diye. Kimi anlamını merak eder, hınzır bir gülümseme ile sorardı. Kimi de “Hıııı, ilginç!” gibilerinden kısa cümlelerle konuşmayı tamamlardı. Bir şey söylemezdim. Tebessüm ederek şu türküyü söyleyerek ayrılırdım, her seferinde bankodan.

 

“Kurban olam kalem tutan ellere

Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle…”

 

Yazıya kısa bir tarihi not düşmek isterim bu noktada. Çünkü hep şikâyet konusu değildir, bu dil yanlışlığı. Tarihimizde bu işi bilen ve çok başarılı olan Bulak Matbaası’ndan bahsedeyim biraz.

Matbaa kitapları, kusursuz baskıları ile şöhret bulmuş bir yayın organı olarak çalışmıştır yıllarca. Ve Bulak Matbaası eserleri sonraki yıllarda sahaf sektöründe niteliği ve bedeli yüksek kitaplar olarak yerini almıştır.

Gel gelelim matbaanın kısa tarihine:

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da vali olarak görev yaptığı dönemlerdir. 1820 yılında, Bulak Matbaası’nı kurmuş. O vakitlerde iç işlerinde Osmanlıdan bağımsız bir belde olup şu anda Kahire’nin bir semti haline gelen Bulak’ta kurulan matbaa, Mısır’da erken dönemde başlayan batılılaşma çabalarının bir parçası mahiyetindedir. Tarihe geçen en önemli özelliği ise hatasız eserleri ile tanınmış olmasıdır. Mehmet Ali Paşa, bu matbaayı kurduktan sonra tashih müdürlüğüne Nasr El Hûrînî’yi getirmiş. Nasr El Hûrînî, Avrupa’da (muhtemelen Fransa’da) eğitim görmüş; kendi kültürünü de iyi bilen bir isimdir. Baskısı yapılan kitapların seçiminde, medeniyet geçmişini ve dönemdeki yenileşme çabalarını da göz önünde bulunduran bir şahsiyettir.  Şöhreti doğuda İstanbul’dan başlayarak bütün İslam dünyasına yayılan Bulak Matbaası bir ekol oluşmuştur. Mehmet Ali Paşa, bu matbaayı kurarken, İstanbul’daki Matbaa-i Amire’ye nazire olsun düşüncesindedir.

 Namı Yürüyen Matbaa

Bulak Matbaası Mısır’ın yenileşme çabalarında önemli bir yer tutmuştur. Hikâyesi ile günümüze kadar uzanmış, sembolleşmiş giderek tam bir efsaneye dönüşmüştür. Matbaanın şöhreti ve bastığı eserlerin etkisi o devirde payitaht İstanbul’a kadar ulaşmış. Sultan II.

Mahmut’a da ilham olmuştur. Matbaada 1822’den 1851 yılında kadar, iki yüz elli dokuzu Türkçe; iki yüz elli beşi Arapça; on dördü Farsça; kırk iki de dili belirtilmeyen toplam 572 kitap basılmıştır. Rivayet odur ki, Mehmet Ali Paşa matbaa kurulurken kendisine sunulan görevliler listesine bakmış. En sonda olan tashihçiyi neden sona koyduklarını sormuş. “Bu kişi sadece düzeltme işi yapacak.” denilince, “İyi ya işte, burada en önemli işi tashih görevlisi yapacak.” diye karşılık vermiş. Böylece matbaanın kuruluşunda işin en önemli tarafına dikkat çeken ve tarihe geçen bir not düşmüş.  Sonra da tashihçiyi en başa almış. Ücretini de en yüksek baremden vererek tashih görevlisinin maaşının, matbaadaki en yüksek bedel olması yönünde talimat vermiştir.  Durum böyle olunca tarihi ilim ocağı El-Ezher’in hocaları bile Bulak Matbaası’nda tashihçi olabilmek için görev talebinde bulunur olmuşlar.

Bulak Matbaası’nda tashih işinde en nitelikli hocalar yüksek ücretle çalıştığı için   hatasız, baskı kalitesi yüksek eserler ortaya çıkmıştır. “Hatasız baskı şöhreti” İstanbul’dan sonra dünyanın diğer bölgelerinde yayılmaya başlamış. Nitelikli kitap baskısına, yanlışsız baskı şöhreti de eklenince, Bulak Matbaası kitapları doğudan batıya kadar her yerde itibar gören kitaplar sınıfına girmiş. Bu şöhret o devir için imtiyazlı ve haklı bir şekilde yayılmış, dünya yayıncılık tarihine geçen bir niteliğe bürünmüştür.

Yeri gelmişken ve artık yazımızı sonlandırırken Aziz Nesin’in soyadı alma hikâyesini onun dilinden hiçbir ayrıntısına dokunmadan aktarayım.

Diyor ki Nesin:

“1934 yılında Soyadı Kanunu yürürlüğe girdi. Her vatandaş kendine bir soyadı alacaktı.

Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli, aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri ‘eli açık’, dünyanın en korkakları ‘yürekli’, dünyanın en tembelleri

‘çalışkan’ gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘Çevikel’ soyadının almıştı. Ecnebi milletlerden olanlar ‘Türk’ isminin başına kallavi bir ‘ulu, şanlı,’ gibi sıfatlar da ekleyip katmerlendirerek adeta soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime ‘Nesin’ soyadını aldım. Herkes ‘Nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir