Kitapların Yasını Tutan Adam
Dairedeki siyah, iri masaüstü telefon acele acele çalmaya başladı. Sakince uzanıp ahizeyi kaldırdım. Resmî bir ses tonuyla “Buyrun!” dedim. Kulağımda ıstırap yüklü olduğu kadar bezgin bir ses. Sahibinin oldukça ihtiyar olduğunu ele veren “Beyefendi ben, Ufuk Bey’le görüşmek istiyorum.” cümlesine “Sanırım yanlış bağladılar. Burada Ufuk Bey adında biri yok.” karşılığını verdim.
“Beyefendi, hep yanlış numara diyorlar. Ben, Ufuk Bey’e bir türlü ulaşamıyorum.” deyince içim cız etti. Çünkü cılız ses iyice âcizleşmişti. Darda kalmış da yardım ister gibi bir hâli vardı. Merhamet hissiyatım galeyana geldi. Belki yardımım olabilir düşüncesiyle “Konu neydi acaba?” diye sordum.
“Beyefendi, ben emekli tabip albayım. Seksen beş yaşındayım. Hâliyle ihtiyarladım. Bir kısmı Osmanlıca binden fazla kitabı havi mükellef bir kütüphanem var. Çocuklar dağılıp gitti. Zaten kitaplarla ilgilenmiyorlar da. İnanın bana, yıllardır ‘Ne olacak bu kitaplarımın hâli!’ diye kitaplarımın yasını tutuyorum ben. Mümkünse kütüphanemi bir okula bağışlamak istiyorum.” dedi.
Bu kısa konuşmadan anladığım kadarıyla bu sesin sahibi ilmi, irfanı ve konuşmasıyla tam bir İstanbul beyefendisiydi. Derdi ise kitapları, kitaplarının akıbeti.
Mevzu kitap olunca işin rengi değişti. “O hâlde doğru adrestesiniz.” dedim. Nerede oturduğunu sordum. Kadıköy’deki o meşhur caddenin ismini söyledi. Bir okulumuzu yönlendirmeye çalışacağımı ifade ederek kendisinden telefon numarasını rica ettim, söyledi. Sevinmişti. Hem de nasıl!
O dönemde İstanbul’daki yegâne fen lisesinin müdürünü aradım. Konuyu aktardım. O da sevindi. “Ne demek müdürüm, elbette alırız.” dedi.
İhtiyarı arayıp okulun ismini vererek kitapların okul müdürlüğü tarafından alınacağını söyledim. Sanki çok büyük bir müjde almıştı. “Beyefendi, bugün benim bayramım. Size minnettarım. Beni büyük bir yastan kurtardınız…” sözleriyle sevincini dile getirdi.
Telefon numarasını okul müdürlüğüne verip veremeyeceğimi sordum. “Ne demek beyefendi, ne demek! Tabii ki verebilirsiniz. Hatta kitapları taşırken onlara yardımcı da olurum.” dedi ihtiyar hâliyle. Hayırdualar etti. Ağlamaklı ve cılız ses tonuyla kaç kez “Size minnettarım.” dediğini hatırlamıyorum. Belli ki sevinci katbekat artmış, gönlü bayram etmişti.
Kitapları alan okul müdürlüğü, adını dahi unuttuğum bu İstanbul Beyefendisine bir de plaket verdi. Ben de teşekkür maksadıyla bir kez daha kendisini aradım. O, yine sevindi, yine defalarca teşekkür etti. Gidip ziyaret etsem elbette isabetli olurdu ama ihmal ettim! Üzerinden on beş yıldan fazla zaman geçmiş olsa da hâlâ hatırladıkça üzülürüm.
Bu güzel alışverişten kitapların sahibi ve okulu adına okul müdürü de sevinmiş, aracı olarak ben de mutlu olmuştum.
Peki, bu hatırayı niye aktardım? Malumdur, eskiler -farklı söyleyişleri olsa da- “Sahibi mezara, kitaplar mezata.” demiş. Sahibinin mezara gittiği kesin de kitapların -çok nitelikli kitaplar hâriç- sahafa, mezata gitmesi nadirattan günümüzde.
Sahibinin dünya sürgününü tamamlamasının ardından dönüşüm kutularına ve konteynırlarına sürgün edilen veya yanı başlarına alelade bir şekilde bırakılan kitapları gördükçe içi acıyor insanın. Okul kütüphanelerine ya da mahalledeki kütüphanelere koli, poşet ve çuvallar içinde bırakılan boynu bükük kitapları, sürgün kitaplara nazaran daha şanslı buluyorum.
“Dünyada hiçbir dost, insana kitaptan daha yakın değildir.” diyor Suut Kemal Yetkin. İnsanın, yakınlık kurarak dost edindiği, baş başa kalıp yalnızlığını paylaştığı kitapları gelişigüzel terk etmesi elbette üzücü. İnsan dostların(!) birbirlerine reva gördüğü terk muamelesi, kitap dostlara reva görülmemeli. Çünkü kitapların da bir ruhu vardır. Duyarsızca terk edildiklerinde onlar da üzülür.
Kitap ve kütüphane sahipleri, “Ne olacak bu kitapların hâli?” diye içlenmemek veya kitaplarına olumsuz bir akıbet yaşatmamak için vaktinde tedbir almalı.
Bin bir heves, arzu, emek ve meşakkatle temin edilen kitapları günün birinde satmak isteseniz satılmıyor, çünkü alıcısı yok. Atmak isteseniz atılmıyor. Zaten kıyıp da atamazsınız. Yani satsanız satılmaz, atsanız atılmaz. Lakin günün birinde öksüz ve yetim kalma ihtimalleri oldukça yüksek.
İşte bu yüzden yıllardan beri zaman zaman kütüphanemi elden geçirir, seçtiğim uygun kitapları okul veya kurum kütüphanelerine veririm. Yakın zamanda kütüphanemdeki kitapları yine elden geçirdim. Yüzden fazla kayda değer kitabımı listeleyip koliledim ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinin kütüphanesine bağışladım. Umarım istifade edeni bol olur.
Maarifin Sesinde yayınlanan Mustafa USLU’ya ait bu yazı tarafımızca alıntı yapılmıştır.
