Kaynanadili
Mayıs ayının ilk günleriydi. Havalar ısınmış olması gerekirken soğuktu. Ağaçlar yaprak açmış, güller goncaya durmuştu. Hava soğuk olmasına rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Ekinler susuzluktan kurumuştu. Hayvanlar beslenmek için yeterince ot bulamıyordu. Zaten var olan meralar da insanoğlunun gazabına uğramış, ekilip biçilmişti. Yıllar önceden parsellenen köy arazileri, meraların eklenmesiyle iki üç katına çıkarılmıştı. Bu nedenle kimi zaman köy kavgaları da yaşanmıştı.
Bahar yaşayamıyorduk uzun zamandır. Kış ve yazları yaşıyorduk. Sonbahar ve ilkbahar arada kaynayıp gidiyordu. Bu sene baharı yaşadık.
Dallar goncaya durmuş, yapraklar geçen seneden kalma heyecanla yerinde duramıyordu. Kuşlar cıvıldaşıyor, kelebekler uçuşuyordu. Zaman durmadan bir siyah bir beyaz akıp gidiyordu.
Renkler cazibesini koruyarak bir siyah dumanın kendini belli etmesi gibi belli ediyordu. Yeşilin tonları ahenkle dans ediyordu, beyaz perdeye yansıyan gölgesine sinerek davul sesini andıran rüzgâr tokmak tokmak vurdukça ekinler bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu. Uğuldayan rüzgârın insan ruhunda bıraktığı korkunun da etkisiyle sinmeye yüz tutmayan insanoğlu bir çırpıda etkisine giriyordu. Bir yorgan gibi başına çektiği kara çarşaftan kurtulmanın çarelerini aramakla zaman tüketiyordu.
Gün ola harman ola.
Yatağında doğrulmaya çalışan Ayşe nine söyleniyordu: “Nereye gitti çocuklar, neden kimse bana bakmıyor?” Baharın sıcak güneşini gören çocuklar hep birlikte bahçeye çıkmışlardı. Güneşi iliklerine kadar hapsedip istifade etmek amacındaydılar.
Avurtları çökmüş, ak saçları yemenisinin altından bir yılan sessizliğiyle dışarı taşmış olan Ayşe nine, son bir hamleyle kendini bahçe kapısına atmıştı. Ellerini kapıya dayayarak bahçedekilere seslendi:
“Zeynep, Zeynep.”
Sesine karşılık alamayınca tekrar söyledi.
“Sesimi duydukları halde karşılık vermiyorlar.”
Bir topaç gibi ortalıkta dört dönüyordu çocuklar; ipini koparan taze tay gibi. Bir o kadar da alımlı çalımlarına bakarsan, dünyayı kurtaran adamın oğlu bu diyeceksin ama ne gezer, hayırsızın oğlu diye iç geçirişini duyar gibiyim. Babası denen zalim bizi terk edip gideli yıllar oldu; saman altında su yürütürken bir anda foyası ortaya çıkmış, yakalanıp hapse atılmıştı.
Gelini Zeynep zor dönemler geçirmişti. Bir de kaynanası kalmıştı başında. Bir dediğini iki etmiyordu. Annesi gibi kabul etmiş ve öyle davranmıştı. Kaynanası ise kendisine etmedik cefa bırakmıyordu. Hiçbir şeyi beğenmez, hep üste çıkmak için ahlar vahlar çekerek eskilerden dem vuruyor, her defasında kendine bir hak peyda ediyordu. Ne zaman gelini bir işe yeltense hemen taş koyardı. “Sen bilmezsin.” ile başlayan cümle, kaynanasının gerçekleri görmesine de mâni oluyordu. Buna rağmen gelini Zeynep, bir dediğini iki etmemeye itina gösteriyordu. “Zeynep… Zeynep” nidaları ortalığı kırıp geçiriyordu.
Zeynep hemen fırladı, soluğu Ayşe ninenin yanında aldı: “Buyur anne, niye yerinden kalktın? Hastasın, dinlenmen lazım.” “Sabahtan beri sana sesleniyorum, neden cevap vermiyorsun?”
“Duymamışım anne, buyur bir isteğin mi vardı?”
“He ya!”
Başını sağa sola sallayarak sitemkâr bir bakış fırlattı. Yalpalayarak dışarı çıktı. Eliyle Zeynep’i yana itti. Dışarıdaki kanepeye geçip uzandı.
Derinlerden bir ses asumanda yankılanıyordu; durmak bilmeyen kesiştiği tüm noktalarda derin izler bırakan bir ses, volkanın fokurtusundan ödünç aldığı ses ve rengini düşünce âleminde eğip bükmeden bir tufanın eteğinde mahsur kalan ürkek ceylan gibi, üstüne gelen bu yanıcı maddeden korunmak için ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Her an lavlara yenik düşebilirdi; telaş ve korku yüreğine abandıkça çıldıracak gibi oluyordu.
Zaman aralığında kapıları aralamaya çalışıyor ama bir türlü aralanan kapıdan içeri giremiyordu. Yüksek tepeler önünde setler oluşturuyordu; bu tepeler öyle ha deyince de dağılıp yok olan cinsten değildi.
Bir süre sonra önünde duran birisi fısıldıyordu: “Pervaneye dönse de gönlümüz aşk ateşi ile yanıp dursak da elde hüzün var.” Bu söylemi durmadan tekrarlıyordu. “Dünya diye bir güzelin peşinde ha bire savrulduk, ne dost dedik ne akraba.” cümlesi, tekrarlanan cümleye karşı da karanlık bir yerden cevap buluyordu.
Sonra “Elde avuçtakini bir bir tükettik, elimizde ceketimiz durmadan savrulduk, sandık ki bu yaptıklarımız yanımıza kâr kalacak, heyhat” sözleri ekleniyordu. Birden tanıdık bir el uzanıp kendisini yakıcı/kavurucu ateşten çekip alıyordu. Dönüp baktığında bu el, gelini Zeynep’in elinden başkası değildi.
“Zeynep, kızım Zeynep?”
“Buyur anne.”
“Bana bir bardak soğuk su getirir misin?”
“Hemen anne.”
Gelini, kaynanasındaki değişikliğe anlam verememişti.
