Umut Filmi Nasıl Çekildi?

Film yapımcısı ve yönetmen ABDURRAHMAN KESKİNER’in (1941) son kitabı “PRODÜKTÖR”den (Yayına hazırlayan: ALİ CAN SEKMEÇ) tadımlık bir bölüm..
Yılmaz Abi’nin babasının bir define arama hikayesi vardı. Babası, o küçükken bir gün define aramak üzere evden çıkıp gitmiş. Üç ay boyunca dere tepe define aramış ama bulamamış. Sonunda eve bir heybe dolusu murt meyvesiyle (bir çeşit yaban mersini) geri dönmüş. O zamanlar bu murt meyvesi ne yenilir ne de içilirmiş. Adamcağız ne yapsın, eli boş dönmemek için murtu götürmeyi uygun görmüş. Bu olay çocukluğunda Yılmaz Abi’yi çok etkilemiş. Festival için gittiğimiz Antalya’dan dönerken konuştuğumuz, Adana film festivali için de bir film yapma fikrimiz bu hikaye üzerinden şekillenmeye başladı. Üstelik hikayenin geçtiği yerde, Adana’da çekecektik filmi..
Yılmaz Abi hikayeyi kafasında oluşturmuştu. Yazılı bir senaryomuz yoktu. Bir gün beni çağırdı. Tek sayfalık bir hikaye verdi. “Apo, her şey tamam. Al bunu oku. Ona göre kadromuzu yapalım,” dedi. Hikayeyi okudum. Genel hatlarıyla her şey tamamdı. Çok kalabalık bir oyuncu kadrosu yoktu. Prodüksiyon için bu iyiydi. Beğendiğimi söyleyince, “Ben koca kafayla (Tuncel Kurtiz) Osman Abi’yi (Osman Alyanak) düşünüyorum” dedi. Bence de uygundu. Her ikisini de severdik. Başımla onay verince, “O zaman çağır onları, gelsinler,” dedi. İkisini de aradım, geldiler. Onlar için düşündüğü roller önemliydi. Uzun uzun konuştular. Sonunda Tuncel Kurtiz ve Osman Alyanak’la anlaştık. Yan kadroda Enver Dönmez ve Lütfi Engin olacaktı. Onlar da hazırdı. Bizimle sürekli çalışan Nizam Ergüden ve Köse Ahmet de yanımızdaydı. Geriye Yılmaz Abi’nin karısı rolünü oynayacak kadın oyuncuyu bulmak kalmıştı. Yılmaz Abi, bu rol için yeni bir yüz istiyordu.
Aynı günlerde yakın arkadaşımız Ankara Devlet Tiyatrosu aktörlerinden Şeref Gürsoy, tiyatro tatil olduğu için İstanbul’a gelmiş, bize uğramıştı. Hikayeyi ona da okuttuk. “Yılmazcığım, aradığınız oyuncu Ankara Devlet Tiyatrosu’nda,” dedi bize. Heyecanla kim olduğunu sorduk, “Gülsen Alnıaçık,” yanıtını verdi. Anlattıklarından tam da aradığımız oyuncu olduğuna karar verdik. Telefon numarasını verdi, ben de hemen aradım. “Gülsen Hanım, merhaba. Ben Güney Film prodüktörü Abdurrahman Keskiner,” dedim. Telefonun öbür ucundaki kadın, “Buyurun efendim,” dedi nazik bir şekilde. “Hanımefendi, telefonunuzu Şeref Gürsoy verdi. Biz yeni bir filme başlıyoruz. Filmde Yılmaz Güney’in eşini sizin oynamanızı düşündük. Ne dersiniz?” diye sordum. Kısa bir sessizlikten sonra Gülsen Hanım, “Olur tabii,” dedi. “Yalnız filmimizi Adana’da çekeceğiz. Bu konuda bir engeliniz var mı?” deyince “Hayır, yok. Yalnız benim Kürşat adında 12 yaşında bir oğlum var. Onu bırakamam..” dedi. Bizim için bir mahsuru olmadığını söyleyince şartlarda hemen anlaştık. Yılmaz Abi’ye çocuk olayından bahsedince, o da “Olur Apo. Zaten bize bir erkek çocuğu lazımdı, belki onu da oynatırım,” dedi..
Oyuncularımız ve teknik ekibimiz hazırdı. Kamerada Kaya Ererez vardı. Yılmaz Abi’nin asistanlığını Şerif Gören yapacaktı. Temmuz ayının ilk haftasında çekimlere başlamaya karar verdik. Ekibimiz İstanbul’dan, Gülsen Alnıaçık Ankara’dan Adana’ya doğru yola çıktı. “Seyit Han” filminde olduğu gibi yine İpek Palas Oteli’ne yerleştik. Yılmaz Abi ise kız kardeşi Leyla’nın evinde kalacaktı. Ekip otele yerleşirken biz, Yılmaz Abi ile buluşup bir gün boyunca yer ve mekan baktık. Filmi kafasının içinde çoktan çektiği için bu konuda zorlanmadık. Onun direktifleri doğrultusunda hemen işe koyuldum. Hikayedeki fabrikayı buldum. Yılmaz Abi’ye gerekli olan her şeyi aldım. Oyuncuların yöresel giysileri de hazırdı. En önemlisi de filmde kullanacağımız evdi. Bunun için çok zorlanmadık. Yılmaz Abi’nin ırgatbaşı babası Hamit Pütün’ün Karataş’a bağlı Oymaklı köyünde yaşadığı evi uygun bulduk. İki göz oda, geniş bir avludan ibaretti ev. Filmin dahili sahnelerinin tamamı burada çekildi.
Sırada atlar vardı. İki zayıf at lazımdı film için. At pazarına gidip biri kır, biri doru iki atı 60 liraya aldım. Faytonu da on günlüğüne 300 liraya kiraladım. Yılmaz Abi atlardan birinin filmde öleceğini söyleyince aklım çıkacaktı. “Aman Abi, yapma, öldüreceksen doru atı öldür. At pazarında doru at çok, ama kır at yok,” diye yalvardım.
Sonunda olan oldu tabii. Son gün kır at gerçekten öldü. Benzer at bulmama imkan yoktu. Ölü atı arabaya bağlayıp son sahneyi öyle çektik..
Yılmaz Abi bir sabah saat 06.00 gibi otele geldi. Beni uyandırıp “Hadi Apo kalk, Adana’yı dolaşacağız,” dedi. Hava daha aydınlanmamıştı bile.. Başladık dolaşmaya. Valilik, belediye, belediye parkı derken filmde kullanacağımız cadde, meydan ve sokak, hepsine bakmıştık. Zaten o zamanki Adana öyle çok büyük değildi. Dolaşırken bir sokağa girdik. Yılmaz Abi sağa sola bakarken birden durdu. Durduğu yerin tam karşısındaki apartmanın bahçesinde kuru bir ağaç vardı. Bana onu gösterip “Bu ağacı öğleyin sete getir” deyince, “Ne diyorsun Abi, bu koskocaman ağaç sete gelir mi hiç?” diye itiraz ettim. Ama o beni dinlemiyordu. “Aradığım ağaç bu. Onu ne yap et, sete getir,” dedi.
Uzatmayayım, epey zahmetli, uzun ve maceralı bir süreçten sonra ağacı sete getirebildim. Ağacı Misis’te Ceyhan Nehri’nin kenarındaki bir tepenin üzerine diktirdik. Filmin final sahnesindeki ağaç odur işte..
Filmde sıkıntı yaşadığımız bir sahne de havuz sahnesi oldu. Bu sahne için genç kızlara ihtiyaç vardı. O zamanın Adana’sında filmde oynamak için kız bulmak imkansızdı. Öyle ki pavyondan bile kızlar gelmek istemiyordu. Ama Yılmaz Abi senaryoya böyle bir sahne koymuştu, bu kızlar da mutlaka bulunacaktı. Aklıma Adana Genelevi ile bağlantısı olan bir arkadaşım geldi. Son çare ona gittim. Adam geneleve “Herkes en güzel kızlarını göndersin” diye bir haber gönderdi. Bir anda bir sürü kız geldi. Aralarından beş tanesini seçtim. Havuz sahnesi Mersin’de çekilecekti. Kızları oraya ben götürdüm.
Filmin tüm çekimleri tam 22 gün sürdü. Temmuz sıcağına rağmen hiçbir sorun çıkmadan tamamlamıştık. İlk defa çalıştığımız Gülsen Alnıaçık, başarılı oyunculuğuyla Şeref Gürsoy’u yalancı çıkarmamıştı. Kaprissiz, titiz oyunculuğu ve çalışkanlığıyla hikayemizdeki kadın oluvermişti. Gülsen Hanım’ın oğlu Kürşat da filmde arabacı Cabbar’ın oğlu oldu..
Filmin çekimleri tamamlandıktan sonra zaman kaybetmeden İstanbul’a döndük. Filmi 19 Eylül 1970’de başlayacak 2. Adana Altın Koza Film Şenliği’ne yetiştirecektik. Lale Film Stüdyosu’nda kurguya başladık. Kurguyu Şerif Gören yapıyor, sesleri Necip Sarıoğlu kaydediyordu. Birkaç gün sonra Yılmaz Abi’yle birlikte filmin müziğini yapması için Arif Erkin’e gittik. Yılmaz Abi, “Arif Abi, beş param yok. Bu filmin müziğini ona göre yap,” dedi. Arif Abi’ye stüdyoda filmin kurgulu halini izlettik. Bize, “Tek bir müzik aleti kullanacağım,” dedi. Tabii biz ortaya nasıl bir şey çıkacak bilmiyorduk. Arif Abi dediğini yaptı, filme klarnetle başladı, klarnetle de bitirdi. Bu yaptığı muhtemelen o zaman bir ilkti.
Filmi senaryosuz çektiğimiz için elde yazılı bir metin yoktu. Filmden sonra senaryosunu yazdırıp Ankara’ya Merkez Film Kontrol Komisyonu’na gönderdim. Senaryo sansürden çıktı, ama bizim çektiğimiz filmle sansüre giden senaryo arasında dağlar kadar fark vardı. Çünkü biz yapımcılar, sansüre gidecek senaryo ile filme çekeceğimiz senaryoları ayrı ayrı hazırlıyor, ondan sonra Ankara’ya gönderiyorduk. Yani filmde kullanacağımız tüm sahneleri yazmıyor, ayrıntılara girmiyorduk. Sansüre gönderdiğimiz senaryo en fazla 10-12 sayfa oluyordu..
(ABDURRAHMAN KESKİNER, “PRODÜKTÖR”, ALFA Basım Yayım ve Dağıtım Ltd.Şti, 2024)



Tüm ifadeler:
692


