Bir Şehre Övgü Gez Dünyayı Gör Konya’yı

0
konya
Bu yakınlarda Konya’ya gittim. İki tam gün bu seyahatte yiyip içtiklerim dâhil her anını anlatmak istiyorum. Bu yazıyı okuyacak fakirleri ve yediği türlü çeşit taamı anlatıyor “görgüsüz herif” diyenleri peşin peşin uyarıyorum, okumasınlar. Ya da “sonradan görme” bu halime iler-tutar eleştiri getireceklerse başımın üstünde yerleri var.
Bir zamanlar doğada özgürce dolaşan, her türlü hava şartlarında gezen, bir bölgede yiyecek kalmayınca başka bereketli bir mekâna taşınan insanlar ne kadar mutlu idiler. Gezdikçe yeni insanlarla tanışır, kültürel alışverişlerle zenginleşir, dünyayı yaşanılır yer görürlerdi. Oysa şimdi küçük bir odada kıstırılmış, bilgisayar başında pineklersin. En fazla evin mutfağına uzansan da tıkılıp kalmışlık duygusu kuşatır insanı. Üstelik okumak ya da yazmak için bilgisayara 18 saat eğilince belfıtığı bile başlamış olabilir.
Yürümenin Felsefesini okumuşuz. Flanör diye gezgin türünü biliyoruz. Aylaklığa övgüler var.
Bu böyle gitmez deyip Konya’ya gitmeye karar verdim. Günde en az yirmi bin adım atma imkânı tanıdım kendime. Nasıl olsa hızlı tren var ve 65 yaşından gün alanlara yarı fiyatına. Ben karar verince hanım da Konya Muhacir Pazarını ve Avrat pazarını gezip niyetine aldığı alışverişler için eklemlendi bana. Çoğu zaman odasında dizileri izlemekle yetinmek zorunda kaldı.
Biz mücahitler, eskiden dava adamı iken gideceğimiz şehirde arkadaşların evinde misafir olur, kalacak yer derdine düşmezdik. Hanım da olunca öğretmen evinden bir oda tuttum. Ne de olsa konformist sayılırız artık ve bu yaşta gece uyanınca, odada gezinince, birkaç kere tuvalete gidince ev sahibini rahatsız ederiz endişeleri bizimle.
Tek başına bir toplantıya gitsem bile tek kişilik oda diye bütçeyi zorluyorum. Okumuş adam diye bir namımız var, öksürüp tıksıran, horlayan, gürültü ile hareket eden yanımı görmesinler. Hayatta iz bırakmak için her yere çöp atmamı anlayışla karşılamalarını beklemek fazla iyimserlik olur. Dışarıda el içine çıkacak hale bürünmeyi başarıyorum ancak. Yalnızken yattığı yerden belli olan aslandan çok ayıya benzetenler var, evin içinde.
Tamam, ulaşımı hallettik, şimdi mesele konaklama.
Oteller binbir sürpriz içerir. Oysa Öğretmenevlerinde, mazbut insanlarla, muktesit öğretmenlerle bir aradasın. Aileye uygun mu tasasına düşmene gerek yok. Gerçi onlar beni “sivil” sayıp fiyatı yarı yarıya artırsalar da şikâyet edecek değiliz. Belki tek şikâyet sabahları “kahvaltı”da sunduklarını gıda sanmamız beklentisine sahipler. Her neyse o “şeyler”, ucuzluktan aldıkları kesin. Zeytin ekonomik krizden etkilenmiş ezme kıvamında, peynir daha çok alçıya benziyor, diğerleri de ne olduğuna dair tahmin hakkı tanıyor bizlere. Eh, güven ile kalite aynı yerde bulunmaz, deyip bağrımıza taş basıyoruz bu konuda.
Sabah erkenden YHT ile yola revan olduk. Konya tren garında inince Öğretmen evi bir km. mesafede imiş. Tabana kuvvet ulaştık oraya. Herkes herkese “hocam!” diyor. Beni de piri fani, sakallı görünce “hoca” sandılar. Artık imamla öğretmenin barıştığı bir döneme ulaştık. Eski gerilim yok aramızda. Mesleğimi tahmin hakkı tanıdığım herkes beni “imam” sanıyor. Öyle olunca veciz Arapça ile dualar sarfetmek zorunda kalıyorum. Böyle bir izlenim bırakınca sabahın saat onunda odayı hizmetimize sundular bile. Allah onlardan razı olsun. Yoksa otele gitseydik, oda yok, temizlenmedi deyip saat.14’ten önce anahtarı vermezlerdi.
Gerçi iki kişi karşılaşınca geçebilmek için yan dönmek zorunda kalsak da bütün Meram’ı seyredebiliyoruz odadan. Meram’ı bilenler bu ikramın nasıl bir güzellik olduğuna inanırlar.
Sürekli gezen, dolaşan ve toplum içinde insanlarla, doğada her türlü mahlûkatla iç içe olmaya çalıştığımdan her şehir bana aşina gelir. Konya’yı gezmeye, sabah aydınlığında ve erenler bereketi ile Heykel’in oradan başlıyoruz. “Alaaddin Tepesine hangi dolmuşla gidelim” sorusuna, “çok yakın Hocam, şuradan yürürseniz, zavadak varırsınız oraya deyince bir Konyalı sakin, tabanvaya yüklendik. Allah’ım Konya cimriler için ne mübarek bir şehir. Bak öğle yaklaştı, daha beş kuruş harcamadık.
Konya ve Seyyahlar İçinde İbn Batuta ve Bendeniz!
Yürüye yürüye Alaaddin Tepesini çevreleyen anayola ulaştık. Bu şehrin mabetlerini gezerken Aziz Pavlus Kilisesini ihmal etmeyelim diye daldık sokaklara. Hikayelere konu olan Rampalı Çarşı’yı bulacağız. Buradan ilerlerken Çizgi Kitabevi levhasını gördüm. Kitap görünce meylediyorum bittabi. Hem buranın çayı meşhur, sabah sabah sıcak bir çay iyi gider, deyip daldık içeri. Okuma salonu bölümü, çeşitli kültürel faaliyetler ve kitap okumalarına gelen gençlere ikramları ile tanınıyor. Tabi beni tanıyan hiç kimse yok o saatte. Ömer Arlı olsaydı, ne içersiniz Hocam, aç mısınız diye hal hatır sorardı. Bu namı sürdürmeye niyeti olmayan gençler beni tınmadılar, haklı olarak. Bir çay ikramına bile nail olamadık. Eh, şimdi bıraktığınız namı, herkesteki izlenimi yıkmaz mıyım ben?
İbn Batuta biliyorsunuz, bütün tarih boyunca dünyada en çok yeri gezen bilinir. Daha onu geçen çıkmadı seyyahlardan. İbn Batuta, her şehirde ona ikramlarda bulunanların himmetiyle gezdi bu kadar geniş coğrafyayı.
İbni Batuta, her şehirde tekkelerde kalıyor, ulaştığı kadı, vali ve sultanların ikramı ile zengin bile oluyordu.
“Bizim hacı, o kadar yer gezdiği, yorucu seyahatlerde uzun yıllar geçirmiş, notlarını da kaybetmiş olduğu halde en küçük ziyaret yerinde bile kendisine yatacak yer ve yiyecek veren hayır sahibinin kim olduğunu mükemmel hatırlamaktadır ki bu da şaşılacak bir şeydir” Bilinmeyen İçasya kitabında Ligeti ekler sonra:
“Bizim seyyah nedense Buhara’ya pek bayılmamıştı. Oralılar hakkında ne kötü şey biliyorsa hepsini ortaya döker. Buhara’lıları adam yerine komazlarmış. Fesatçılarmış, arsızlarmış, yalancılarmış, Khvarizm’de dava işlerinde Buhara’lının şahitliğini bile kabul etmezlermiş. Bütün şehirde bilgisine kıymet verilecek bir tek adam, hatta bilgi için çalışan bir kişi bile yokmuş.”
Ne zaman bu şehirde toplanacak olsak arazi olanlar ile ikram ve hürmette sınır tanımayanlar şehri bu Konya, diye Yaralı Bilinç marazına maruz kaldım. Sonrasında bir kişi Buhara’nın cimriliğinde gedik açar da İbn Batuta’nın gönlünü alır.
“Buhara’da şehrin kenar mahallesinde bulunan ve bir hayır vakfının hesabına bütün oraya uğrıyan hacılara bakılan büyük bir tekkeye inmişti. Bütün Buhara’da kendisine karşı ilgi gösteren tek adam bu tekkenin şeyhi olmuştur. Onu misafir etmiş, şerefine hatimler indirtmiş, hatta kendi Türk ve Acem dervişlerine ilahiler okutarak geçit yaptırtmıştı. Bu unutulmaz akşamın hatırası onu Buhara ile barıştırmış, oradan ayrılacağı zaman artık gönlünde dargınlık kalmamıştı.” (L. Ligeti, Bilinmeyen İçasya)
Konya’da çok ünlü bir deyim vardır;
Türbeönü’nde evin
Bedesten’de dükkânın
Meram’da bağın olacak.
Ben de sözkonusu ilgisizlik yüzünden bütün Konya’yı İbn Batuta gibi kötüleyecek değilim. Yalnız bu hayal kırıklığı ile bir şeye karar verdim: Yukarıdaki şartları taşımayanlara (Türbeönünde evi, Bedesten dükkanı, Meramda bağı olmayanlara) uğramayacağım. Çünkü arazi olanlara bakınca gereksiz yorgunluklara yol açıyor.
Neyse ki cömert ve ikramsever dostlarımız da var bu şehirde. Konya’da yaygın taze kahve çeken sıra sıra dükkanlardan temin edilen kahve ikramı ile Erdal Özdemir gibi. Noter Ali Can var, mesela. Akşam Erbap Kafede toplantı düzenledi. Öğretmen evinden otomobili ile aldı. Diyar-ı gurbette yayan yapıldak yollarda telef olmamıza izin vermedi. O gece ikramları ile sohbeti koyulaştırmamıza, arkadaşlarımız Mustafa Sari, Murat Alan, Adem Seleş ile bir araya gelmemize imkan ve zemin sağladı. O kadar güzel konular gündeme geldi ki, Hasan Boynukara’nın deyimiyle iyi kullanılırsa her şeyin silah olacağını bile konuştuk. Batının batmasının ancak doğunun çocuk üretimi ile mümkün olacağına, dünya siyasetinde büyük sayıların egemenliğinin başarı ve zafer vadettiğine kanaat getirdik.
Dönüşte Adem Seleş bıraktı öğretmenevine. Işıklar içindeki nurlu Konya gecelerine şahit eyleyip ulaştırdı otelimize. Kelebek vadisi gezisi bile teklif etti ama yoğun programdan imkân bulamadık bu güzelliğe. Sille, Bilim Merkezi, Takkeli Dağ, Meram bağları ile daha önce müşerref olmuştum zaten. Biz buraya sohbet ve Konyalıların geleneksel zihniyetlerine yeni düşünceler ekmeye, digital gerçekleri konuşmaya geldik. Elbette mazbut Konya’daki dövme (tattoo) merkezlerinin çoğaldığının da farkındayız.
Bütün Konyalılar cihat eylemi için İncirlik’e akın etmiş. Ne var ki oraya ulaştıklarında Bülent Yıldırım arazi olmuş, miting bitti diye herkesin hevesini kursağında bırakmışlar. Eski tüfekler hemen döner mi? Şartları ve telörgüleri zorlamışlar, biber gazına maruz kalıp İHH’ya kırgın dönmüşler. Ben beş katlı İHH binasına bakıp artık kurumsallaşmış, kurumu sürdürmek her türlü radikalliği törpüler, diye yorum yaptım ama ikna olmadılar.
Bu eski tüfeklerden biri de kitapçı dostumuz Mustafa Çalışkan. O biber gazı yemiş ama bize Ali Baba’da tandır kebabı ikramı sundu. Közde pişen çayhane ziyaretimiz, sosyal sorunlara ilgisiz kalan Diyanetin eksiğini kapatmaya çalışan güzel insanlarla tanıştırdı. Önce yakınlarınız diye mahallesinde sorunlu evliliklere, borç yüzünden boşanmalara ve tinerci çocuklara çözüm arayan eylemler, protestodan daha hayırlı diye yorum bile yaptım onlara. Etliekmek yemekten gına gelmeye başlamıştı doğrusu. Ali Baba’da elle yemek şartmış. Çatal isteyene “muhallebi çocuğu” diye bakıyorlar.
.
Dönüş treni akşam saat 21.’de. Mazbut Konyalılar evlerine çekilecek. Biz o saate kadar nasıl vakit geçireceğiz? Konya entelektüel bir ortam görsün ve aristokratik zevkler edinsin diye İsviçre’de edindiği kültürel inovasyonu Neşeli Sahaf’ta uygulamaya koyan Altan Büyükyılmaz var. Konya ibadet ve taat alışkanlığı ile böyle bir zenginliğe ilgisiz kalsa da. Altan bize ilgisiz kalmadı elbette. Kitabevini kapatma kararına rağmen büyük ikramlarda bulundu bize.
Adı Kırk İkindi kafe olsa da yağmura, doluya fırtınaya değil Konya’nın en güzel manzarasına karşı pasta, tiramisu, cheescake’ler gırla gitti. Geleneğin yorduğu bu şehirde, menü avrupai tarz ve adlandırma ile postmodern bir konsepti sunuyor. Balkondaki manzara, türbeyi, Yavuz Selim camisini ve insanı zengin kılan Türbeönü mevkiini serdi önümüze. Burada bir evim yoktu ama fotoğraflarda gördüğünüz o balkon, ne derin konuları konuşmamızın önünü açtı.
Tren garına bıraktı Altan. Karaman’dan gelen hızlı tren bizi Ankara’ya getirdi. İki metro aktarması ve kısa mesafe taksi ile evimize ulaştık. Avrat pazarında ne işimiz mi vardı? Tereyağı, tulumda keçi peyniri, taze çekilen yumuşak içim kahve ve Bozkır esmer tahini ile mükellef bir kahvaltı sağladı evimizde.
Siz siz olun, Konya’yı Mevlana şekeri sanmaktan vazgeçin. Mübarek, bereketli, insana muktesit bir hayat vadeden, İbn Batuta’yı bile ikramdan mest eden bir şehir Konya.
Allah sizi inandırsın.

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir